if (!string.IsNullOrEmpty(Model.PrevPageFullUrl))
{
}
if (!string.IsNullOrEmpty(Model.NextPageFullUrl))
{
}
En İyi Fıkralar - Page 406
Skip to main content
Meşhur Yunanlı Hatip Demostenes, bir gün Atina'daki bir toplantıda konuşmak için kürsüye çıktığında, ahali aralarında konuşmayı bırakıp gürültüyü kesmedi. Bunun üzerine Demostenes halka hitaben şöyle dedi:
"Size yalnızca iki cümlecik söyleyeceğim. "
Sözünü tamamlar tamamlamaz da, bir fıkra anlatmaya başladı:
"Vakşöyle bir Atinalı bir yere gitmek için bir eşek kiralamış. Eşeğini kiraya veren adam da aynı yere gideceği için beraberce yola koyulmuşlar. Tam yarı yola geldiklerinde bir sıcak basmış. Dinlenmek için mola vermek zorunda kalmışlar. fakat ortalıkta hiç gölgelik bir yer yokmuş. Eşeğin asıl sahibi hemen eşeğin gölgesine sığınmış. Bunu gören öteki adam hiddetlenmiş: ‘Oraya oturmak benim hakkım' demiş. ‘Niçin?' ‘Çünkü eşeğini kiraladım ben!. ' ‘Ama ben eşeğin gölgesini kiraya vermedim ki!' Derken aralarında muazzam bir kavga çıkmış. "
Demostenes, sözün burasına gelince, hemen kürsüden indi. Halkın:
"Sonra ne olmuş, anlatsana?"
Diye bağırması üzerine, tekrar kürsüye çıktı:
" Ey ahali, " dedi. "Sizin iyiliğiniz için bir lâf edeyim dedim, dinlemediniz. Ama bir eşeğin gölgesini nasıl da merak ediyorsunuz. "Onun bu sözleri orada bulunanları fena halde utandırdı ve bu sayede Demostenes, kendisini şimdi dikkatle dinleyenlere güzel bir konuşma yaptı.
Mizah ve sporu bir araya getirmek için Hasankale biçilmiş kaftandır. Teyo'ya göreş tutturmak onun çıkmazlarına hınzırca gülmek hasankalede zaman zaman bir halk eğlencesine dönüşür. İşte şöyle bir eğlence için Teyo Pehlivana uygun bir yerde tebliğ ederler:
- Dadaş, Yeni bir pehlivan töremiş, "teyo ne ki ben onu bir barmağımnan yıkarım" diyormuş - Biz de "Ola teyoya nasıl bele dersen, haydı Cuma namazından sıra millet bahçasındaki çayırlığa dedik"Teyo ne desin - Ola ey demişsiz" gün saat gelir çayırlığa çıkılır, Hasankalanın bütün teyo tiryakileri ordadır, bir şamata bir gürültü içinde göreş başlar, ve başlaması ile birlikte, genç teyoyu bohçalayarak altına alır. Herkes söz birliği halinde - Olmadı, ısınmadan da yıkma yıkılma mı olur. Isınsınlar yeniden tutsunlar. Bu itiraz üzerine İkinci defa tutuşulur, yine teyo pehlivanın sırtı yerdedir. Ama seyircilere bu sonucu kabul ettirmek ne mümkün. - Canım çim ıslah, teyonun ayağı kaydı, bu sayılmaz, yeniden tutsunlar göreceksiz. Böylece üçüncü tutuşma olur. genç bu sefer göstere göstere Teyoyu altına alır, sırtını yere yapıştırdıktan sonra da göbeğinin üstüne çıkar oturur. - tamam mı pehlivan? Teyo - İlk sefer de tamamdı ama bu kavatlar inanmirlar - İyi, iyi değmeyin ohusun!
"Araştırma görevlim."
"Gösterge biliminin ustasıyım, gözlerinin hastasıyım"
"Yüksek lisanslım"
"Entelim ama, para bende."
"Tek rakibim, James Joyce"
"Entelsem günahım ne"
"Varoluşcum"
"İrdeleme beni, irdelerim seni"
"Çenemdeki piercing kadar yakınsın bana Boğaziçili."
"Ömür biter, Nietzsche bitmez"
"Rampaların ustasıyım Rembrandtin hastasıyım"
"Bilgi birikimimin getirisi olan aydın sıfatının bana sağladıkları sağolsun"
"Rahmetli de yapıbozumcuydu"
"Yapma demagoji alırım aklını, girme polemiğe yıkarım değer yargılarını"
"Algıda seçiciysem günahım ne"
"Tek rakibim Kant"
"Yine mi sen Rönesanslı"
"Freud'da sollardı."
"Entelsin dediler kız vermediler"
"Diyalektik bakar gözlerin"
"O şimdi dadaist"
"Sen sus, birikimin konuşsun"
"İmgelemim yeter"
"Baba parası değil, 4 yıl lisans, 2 yıl master ve doktora teri."
"Feng Shui'nin hastasıyım rampaların ustasıyım"
"Beatnik isen vur saza, nihilist isen bas gaza"
"Huzur Balzacta"
"Bohemia ovası entel yuvası"
"Pozitif alanlarda imge olmaktansa negatif alanlarda bir leke olurum."
Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektörün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından firlayarak önlerini kesti. Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi? Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı. Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu. Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; “Bekleriz” diye mırıldandı. Nasıl olsa bir sure sonra gideceklerdi. Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi. Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı. “Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok” diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu. Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini bulandırmıstı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu? Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti. Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard´da okuyan ogullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki onun anısına okul sınırları içinde bir yere bir anıt dikmek istiyorlardı. Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. “Madam” dedi sert bir sesle, “Biz Harvard´da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner.” “Hayır, hayır” diyerek haykırdı, yaşlı kadın. “Anıt değil. Belki, Harvard´a bir bina yaptırabiliriz”. Rektör yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak “Bina mı?” diyerek tekrarladı. “Siz bir binanın kaça mâl olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptıgımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı.” Tartışmayı noktaladıgını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü : “Üniversite inşaatına başlamak için gereken para buymuş? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?” Rektor´un yüzü karmakarısıktı. Yaslı adam başıyla onayladı. Bay ve bayan Leland Stanford, dışarı çıktılar. Doğru Californiaya´ya, Palo Alto´ya geldiler. Ve Harvard´ın artık umursamadıgı oğulları için onun adını ebediyyen yaşatacak üniversiteyi kurdular. Amerika´nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD´u.
Yıllar önce 8. sınıfta okuyan haylaz Ali, öğle arası evine geldiğinde, yapmış olduğu bir yaramazlıktan dolayı, annesinden yediği fırça nedeniyle yemeğini yemeden tekrar okuluna, canı sıkkın bir şekilde döner. Okula döner ama kendisinden zayıf ve boyu küçük Duran efendi kendisine takılıp elle şakalaşmak ister. Neşesi yerinde olamayan Ali, benden uzak dur. Canım sıkkın çarparım ha! Diyerek sürekli uyarırmış. Uyarıları dikkate almayan Duran efendi daha da iştahlanarak Ali'ye el şakalarına devam ediyor. Ali de Duran'a vurmamak için dişini sıkıp duruyor, ama bir türlü Duran'ı kendisinden uzaklaştıramıyor. Ali en son dayanamayıp Duran'ın gözünün üstüne yumruğu indiriyor. Nasıl yumruk attıysa, anında Duran'ın gözü morarıp şişiyor. Yumruğun cezasını Duran'ın babası ve sınıf öğretmeninden yediği dayakla ödüyor. Yıllar sonra çelimsiz, zayıf olan Duran, Boyu ve kilosuyla Ali'den Çok daha babayiğit biri oluyor. Bir gün Ali çarşı pazarda dolaşırken, Duran birden karşına dikiliveriyor. Kafasını indirip, haydi bir yumruk daha at da göreyim der. Ali duruma bakıyor ama, yumruk atması mümkün değil. Kaçsa, erkekliğe yakışmaz, yumruk atsa gözünü hastanede açacak. Kafasını kaldırıp Duran'a bakan Ali, Duran'cığım, dengeler değişti: bir yumruk atsam beni kim elinde alacak deyip, Duran'a sarılıp gözlerinden öpmekten başka çare bulamıyor.