En son şakalar

Dört hanımı olan bir adamı arkadaşı ziyarete gelir. Adamın evi müsait değildir. Yalnızca büyük bir odası vardır. Ancak arkadaşını çok sevdiği için onun dışarıda kalmasına razı olmaz ve gece evinde kalabileceğini söyler. Akşam turşulu kavurma yemekleri yenilir, kadayıf dolmaları mideye gönderilir. Sohbet, muhabbetten sonra yatma zamanı gelir. Misafir için odanın öbür köşesine yatak serilir. Ev sahibi de hanımlarını sağ tarafına alır, yatarlar. Gecenin bir vakti, yediklerinin etkisiyle olsa gerek hanımlardan küçüğü kocasına sevişme teklif eder. Adam şaşırmıştır. Çünkü odada bir yabancı vardır ve işi fark edeceğine inanır. Ancak kadını da ikna etmek mümkün değildir. Adam çaresiz küçük karısına:
- "O zaman buzdolabının kapısını aç da bir bak bakalım, misafir yatıyor mu?" der. Kadın dolabın kapısını hafifçe aralar. Misafirin yattığını söyleyince, adam hızla işini görür. Aradan az bir zaman geçer, bu kez diğer eşi sıkıştırmaya başlar. Adam onu da ikna edemeyince yine buzdolabının kapısını açmasını ve misafire bakmasını söyler. Hafif ışık gelince ikinci hanımıyla da yatar. Bu iş bütün gece boyunca sürer. Adam dört hanımı ile aynı yöntemle birlikte olur.
Sabah olunca hiçbir şey yokmuş gibi kalkarlar. Ev sahibi misafirine:
- "Nasıl rahat yatabildin mi?" diye sorar. Misafir:
- "Çok iyi yattım, ancak yediklerimden dolayı gece çok susadım ve hararetten dilim damağım kurudu" der. Bunun üzerine ev sahibi:
- "Kardeşim niye öyle sıkıldın ki. Buzdolabı yanındaydı. Açıp içinden su alsaydın ya" deyince misafir şeytanca gülerek cevap verir:
- Yok baba yok. Buzdolabının kapağını kim açtıysa, sen kalkıp onu öptün. Ben de korktum, onun için su mu içemedim."
Adamın biri, bir gün şehir dışında yolda kalmış. burası arabaların nadir geçtiği ıssız bir yolmuş. Saat gecenin 2'siymiş ve kış mevsimi olduğundan aşırı derece soğuk, fırtınalı, kar yağışlı ve bir metre ötenin bile görünemeyeceği kadar sis hakimmiş. Adam saatlerce yürüdükten sonra yanından yavaşça bir arabanın geçtiğini fark etmiş ve bu işkenceye bir son vermek için koşarak arabanın ön kapısından içeri girmiş.
Kafasını sola çevirmiş, gözlerine inanamamış. Şoför koltuğunda kimse yokmuş. Tam bunun şokunu yaşarken ileride bir uçurumun belirdiğini fark etmiş. Korkudan ne yapacağını şaşırmış. Son duasını etmeye başlamış. Bir de bakmış ki direksiyonda sadece bir el var ve direksiyonu çeviriyor. Adam bu kadarına da dayanamamış ve arabadan dışarıya atlayarak hızla hiç bilmediği bir yöne doğru koşmaya başlamış. Ağaçların arasında olduğunu fark ettiği küçük bir kahveye sığınmış.
Bir çay içip kendine geldikten sonra kahvedekilere başından geçenleri anlatmış. Kahvedekileri de bir korku sarmış ve kimseden çıt çıkmıyormuş.
Derken birden kahvenin kapısı açılmış ve içeriye iri yapılı, yorgunluktan perişan olmuş, üstü başı yırtılmış, kan, ter içinde kalmış iki adam girmiş. Herkes hiç ses çıkarmadan onlara bakarken; adamlardan biri yanındakine hitaben (göz işaretiyle bizimkini göstererek):
- "Oğlum Osman, şurada oturan adam, biz arabayı itmeye çalışırken içine oturan şerefsiz değil mi lan." demiş.