Başlarında temel’in bulunduğu 4 adet avcı ormanda ilerlemektedir. temel az ilerde küçük bir delik görür ve arkasına seslenir:
"Tavşan deliği, yere yatın!". avcılar yere yatar ve az sonra gerçekten bir tavşan çıkar, avcılar da kolaylıkla vurur.
Yola devam ederler. biraz daha büyük bir delik çıkar karşılarına. temel bağırır:
"Tilki deliği, yere yatın! ". herkes yatar ve biraz sonra çıkan tilkiyi avcılar hemen vurur ve çantalarına atarlar, herkes mutludur.
Yolun az ilerisinde daha da büyük bi delik çıkar karşılarına. temel yine seslenir:
"Yere yatın uşaklar, ayı deliği!".
Hiç ses çıkarmadan yere yatan acemi avcılar biraz sonra çıkan ayıyı hemen vururlar. herkes temel’in avcılığına hayrandır artık.
Devam ederler. ama bu sefer devasa bir delik çıkar karşılarına. acemiler temel’e bakarlar. temel:
"Valla burdan ne çıkar bilmiyorum ama durun yatıp bekleyelim, ne çıkarsa bahtımıza!" der.
Bir gün sonra gazetelerin 3. sayfasında şöyle bir haber vardır:
"4 avcı tren altında ezilerek can verdi"
Bir gün 6 avcı avlanmak için ormana gitmişler.
Küçük bir delik görmüşler. Liderleri demiş ki "bu tavşan deliği" sonra beklemişler ve görmüşler ki içinden tavşan çıkmış.
Tavşanı vurmuşlar kürkünü almışlar. Sonra ondan biraz daha büyük bir delik görmüşler.
Liderleri demiş ki "bu tilki deliği" sonra gerçekten de bir tilki çıkmış. Onu da öldürmüşler kürkünü almışlar.
Sonra ondan da büyük bir delik görmüşler.
Liderleri:
"Bu ayı ini" demiş. Sonra da gerçekten bir ayı çıkmış. Onu da vurmuşlar kürkünü almışlar. Sonra ondan da büyük bir delik görmüşler.
Avcılardan biri:
"Peki bu ne deliği"
Demiş. Lideri demiş ki:
"Bu sefer hiç bi fikrim yok".
Ertesi sabah gazete de bir kaza haberi verilmiş:
6 avcı trenin altında kalarak can verdi.
Adamın biri Afrika'da safariye çıkarken yanına minik köpeğini de almış. Minik köpek bir gün ormanda dolaşıp, kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kaybolduğunu fark etmiş. Ne yapacağını düşünürken bir de bakmış ki karşıdan bir leopar geliyor ve belli ki günlük yiyeceğini arıyor. “Şimdi başım dertte” diye düşünmüş minik köpek. Etrafına bakmış, yerde kemik parçalarını görmüş. Hemen arkasını leoparın geldiği yöne dönerek kemikleri kemirmeye başlamış, bu arada da arkadaki hareketi kestirmeye çalışıyormuş. Leopar tam saldıracakken minik köpek kendi kendine konuşmuş;
- Ne kadar lezzetli bir leoparmış. Acaba etrafta bundan bir tane daha var mı? Bunu duyan leopar bir anda donmuş kalmış ve en yakındaki ağaca tırmanarak dalların arasına saklanmış. “Tam zamanında kurtardım yoksa bu köpeğe yem olacaktım” diye düşünmüş leopar.
Bütün bunlar olup biterken bir başka ağacın üstündeki bir maymun olanları izliyormuş. Bildiklerini kullanarak bundan sonra leopardan kurtulabileceğini düşünmüş. Leoparın yanına giderek neler olduğunu anlatmış. Leopar köpeğin yaptıklarına çok sinirlenmiş ve maymuna “Atla sırtıma, gidip şunu yakalayalım”, demiş. Ancak minik köpek neler olduğunu ve leoparın sırtında maymunla birlikte hızla kendisine yaklaştığını fark etmiş. “Şimdi ne yapacağım” diye düşünürken kaçmaya teşebbüs etmemiş. Bunun yerine arkasını leoparın geldiği yöne dönerek, kemikleri kemirmeye devam etmiş. Tam leopar saldıracakken yine kendi kendine konuşmuş;
- Bu aptal maymun da nerede kaldı? Yarım saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim, hala haber yok!
Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep ayni şeyi söylerdi:
"Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı. Kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:
"Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırdı:
"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?" Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insani yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına rеvа gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı. "Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İste bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü birşeydi."
"Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."
"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi?" Ve sonrasını düşünsene?