Skip to main content
İçkinin şiddetle yasak olduğu bir zamanda, gizli meyhanelerden birinde içen Bektaşi, salına salına giderken birden bire tanıdık bir yüz ile karşılaşmış.
Hemen teklifsizce elini o çehre sahibinin omuzuna koyarak, sormaya başlamış.
- İmanım, seni iyice gözüm ısırıyor. Acaba nerede gördüm, Fenerdeki Çardaklı meyhanede mi?
- Hayır.
- Öyleyse, Tavukpazarı'ndaki Küprü'de.
- Hayır.
- Eh, o halde, mutlaka Uzunodalar'da.
- Hayır.
- Allah Allah... Bari söyle de meraktan kurtulayım.
- Herhalde sen beni selamlık ettiğin zaman görmüş olacaksın.
Bektaşî karşısındaki adamın padişah olduğunu anlamış. Artık söyleyecek söz bulamamış. Hemen oraya sırtüstü yatarak:
- Ey ahali... Ben kalıbı değiştiriyorum, buyurun cenaze namazına, diye bağırmış.
Din adamları bir gün Padişaha gidip:
- Şehrimizde Meşreb adında divane bir genç var. On altı yaşlarında olmasına rağmen çıplak gezip bizi utandırmakta, derler.
- Nerede peki şimdi? diye sorar Padişah.
- Mezarlığa kaçtı, efendim. Diye cevap verirler.
Padişah, Meşrebin huzuruna getirilmesi için bir adamını gönderir.
Meşreb gelen elçiye:
- Beni rahat bırakın. İşi olan adam, işi düşünce uğrar. Benim Padişahla işim yok! Eğer ben ona lazımsam, kendi gelsin, der.
Elçi, Meşrebin cevabını Padişaha iletir. Padişah bu duruma sinirlenerek, mezarlığa gider. Padişahın sinirle geldiğini gören Meşreb, iki tane kemik bulup, yola çıkar:
- Neden çağırdığımda gelmedin, Padişahın emri her kul için geçerlidir! Diye bağırır Padişah.
- Şu kemiklerden hangisi Padişahın, hangisi dilencinindir söyler misiniz? Der Meşreb:
- Bunların hepsi aynı, Padişahın-dilencinin diye ayırmak olur mu?
Diye cevap verir Padişah.
- Madem ki, der Meşreb alaycı bir tavırla, ölürken Padişah da dilenci de bir ise, neden şimdi beni diğerlerinden ayırıp, üstünlük taslıyorsun?
Karaağaçtaki Bektaşi tekkesi dervişlerinden birkaçı, nevalelerini alarak Kâğıthane'ye gidip köprüye yakın bir yere yerleşir, içmeye başlarlar. Tam cümbüşlendikleri sırada Üçüncü Selim'in saltanat kayığı, pek yakından görünmesiyle ne yapacaklarını şaşırırlar ve içlerinden birinin uyarısı üzerine acele kalkıp birden namaza dururlar. Fakat nevaleleri kaldırıp saklamaya vakit bulamadıklarından sürahiler, kadehler, meze takımları meydanda kalır.
Padişah, ağır ağır giden kayıkta bunları seyre başlar. Bunlar da hiç kıyamı bozmazlar. Padişah bir müddet baktıktan sonra gülerek:
- Bu ne acayip namaz; hiç rükûu, sücudu yok, çekinmesinler, zevklerinde olsunlar, diye kendilerine haber ve ihsan gönderir.
Temel ilk kez gittigi bir sehirde gece hayatini merak eder.
Buldugu bir bara gider. Oturur birseyler icer, bar siradan bir bardir. Az sonra tuvalete gider,bir bakar ki pisuvarlardan birisi altindan... Сок sasirir tabi ama hosuna da gider.
Isini gorur ve cikar. Ertesi aksam yine ayni bara gider, yine oturur, icer. Tuvalete girer, bir bakar ki altin pisuvar yok.
Cok sasirir, barmene gider,sorar:
"Dun burada altin bir pisuvar vardi, bugun niye yok?"
Barmen once Temel'e bakar, sonra arkaya seslenir:
"Patron, dun senin saksafona iseyen herif geldi!"
Vaktiyle Kalenderîyye yoluna mensup bir derviş, nefisle mücahade makamının sonuna gelir.
Meşrebin usulünce bundan sonraki makam, Kalenderîlik makamıdır. Yani her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Fakat içi yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süsten arınması gereklidir... Saç, sakal, bıyık, kaş ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
- Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.
Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz.
Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
Kabak aşağı, kabak yukarı.
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.
Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
- Vallahi, gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki, kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!