Skip to main content
Bir gün Hoca, kırda, bayırda dolaşırken iki adamın, dağı, bağ yaptıklarını görür:
“Hele merhaba sonraya kasım ağalar; bu çubuklar burada tutar mı dersiniz?” Adamlar bu söze bıyık altından güler:
“Çubuklar da söz mü, adamı diksen biter; mübarek toprak değil, tutya!” derler.
Hoca kulağına inanamaz:
“Aman, öyle ise beni dikin şuraya, bakalım ne biçim yemiş vereceğim!” der.
Allah’ın dağında vakit nasıl geçecek? Bağcılar tutar, Hoca’yı yarı beline kadar toprağa gömerler; kendileri de bir ağaç altına çekilip, ekmeklerine soğan kırmaya başlarlar.
Hoca, şöyle bir zaman, bir ağaç gibi dikilip durduktan sonra kendi kendini söküp, bağcıların yanına gider.
“Bre efendi, ne diye yerinde durmadın?” deyince onlar, Hoca:
“Vallahi birader, der; ben yerimi sevmedim, yerini sevmeyen ağaç da, tutar mı, tutmadım işte.”
Bir yolculuk sırasında Nasreddin Hoca'nın yolu bir kasabaya düşer. Hoca orada bazı gariplikler fark eder. Bunlardan biri de bazı evlerin üzerine bayrak dikilmesidir. Hoca ilk fırsatta vatandaşlara sorar:
- Yahu, bazı evlerin üzerinde bayrak asılı, bunun sebebi nedir?
Oradakiler hep bir ağızdan:
- Hocam, o bayrak asılı evlerde küp dolusu altın vardır, derler.
Bayrak dikmenin sebebini öğrenen Nasreddin Hoca, günün birinde çarşıdan kocaman bir küp alarak evine gelir. Sonra da küpün içerisini çakıl taşlarıyla doldurur. Yine âdetmiş, evinde altın olanlar, küplere karşı sohbet ederlermiş. Sıra Nasreddin Hoca'ya gelince bakmışlar ki küpün içerisinde altın yerine çakıl taşları dolu. Misafirlerden birisi:
- Hoca Efendi, bu nasıl iş, senin küpünde altın yerine çakıl taşları dolu, deyince Hoca:
- Yahu komşular neye üzülüyorsunuz, küpte yattıktan sonra altın olsa ne, taş olsa ne? Fark eden ne ki?