Skip to main content
Bir gün, Nasrettin Hoca, oğlunu okulundan almaya, eşekle gelmiş. Okuldan sonra, oğluyla beraber eşeğin üzerinde, evin yolunu tutmuşlar. Yolda giderlerken, bir grup insan önlerine çıkmış. İçlerinden birisi, Hoca'ya seslenmiş:
- "Hoca ayıp değil mi, eşeğe iki kişi binmişsiniz. Eşek o kadar yükü nasıl taşısın?"
Bunun üzerine Hoca da, oğlunu eşekten indirmiş ve yola devam etmişler. Hoca eşek üzerinde, oğlu yay olarak giderken, bir adam seslenmiş:
- "Ayıp Hoca, ayıp. Küçücük çocuk yürütülür mü hiç?"
Hoca bu kez, çocuğu eşeğe bindirmiş, kendisi yürümeye başlamış. Aradan biraz zaman geçince, başka bir adam Hoca'nın oğluna seslenmiş:
- "Bu zamane çocukları böyle işte. İhtiyar babaları yürür, kendileri eşeğe biner."
Bu söz, çocuğun çok ağrına gitmiş ve eşekten inmiş. Bu kez ikisi birden yayan yürümeye başlamış. Bir süre sonra, Hoca ve oğlunu yürürken gören gevezenin birisi seslenmiş:
- "Enayilere bak, eşek boş gidiyor, bunlar yayan."
Bunun üzerine Nasrettin Hoca, oğluna dönüp demiş:
- "Görüyorsun ya oğlum, elalemin ağzı torba değil ki büzesin."
Nasrettin Hoca, dalgın dalgın yolda yürüyormuş. Şakacı birisi, arkadan yaklaşıp Hocanın ensesine kuvvetli bir tokat patlatmış. Hoca, neredeyse yere düşecek gibi olmuş. Hiddetle arkasına dönerek adama sormuş:
- "Bana ne cüretle vurdun?"
Adam, ukala bir tavırla cevap vermiş:
- "Kusura bakmayın efendim! Ben sizi arkanızdan, çok samimi bir dostuma benzettim."
Hoca, adamın bu sözüne kanmamış ve adama:
- "Olmaz öyle şey, yürü kadıya gidiyoruz!" diyerek adamı mahkemeye götürmüş.
Hoca, kadıya olayı anlatmış. Adam Kadı'nın yakın arkadaşıymış. Kadı, arkadaşını bu zor durumdan kurtarmak için Hocaya demiş:
- "Sen de ona bir tokat at ve ödeşin."
Hoca, bu şekilde ödeşmeyi kabul etmemiş ve kadıya demiş:
- "Mahkeme yapılsın."
Bunun üzerine kadı Hocaya demiş:
- "Bir tokadın hakkı 5 akçedir. O halde davalı bu parayı versin sana!"
Hoca, bu karara razı olmuş.
Dava edilen adam:
- "Yanımda hiç para yok, hemen gidip getireyim." diyerek izin istemiş. Kadı da adama izin vermiş.
Hoca, adamın dönmesini beklemeye başlamış. Aradan epey zaman geçtiği halde, adam bir türlü gelmemiş. Beklemekten sıkılan Hoca, hiddetle yerinden kalkmış ve kadının yanına gitmiş. Birden Kadı Efendinin ensesine okkalı bir tokat patlatmış ve eklemiş:
- "Kusura bakma Kadı Efendi, daha fazla bekleyemeyeceğim. Madem ki bir tokadın diyeti beş akçedir. Adam gelirse söyle ona, 5 akçeyi sana versin."
Aksak Timur, bir gün, Nasrettin Hoca'nın köyüne uğramış. Köylüler, padişahı layıkıyla ağırlayıp misafir etmişler. Padişah da, köylülerin bu konukseverliğe karşılık olarak bir fil bırakmış ve:
- "Bu fil köyünüze bir hediyem olsun." demiş ve gitmiş. Fil zaman geçtikçe, köyde bağ bahçe bırakmamış ve her yanı talan etmiş. Köylüler ne yapsın, padişahın hediyesi diye, ses çıkaramamışlar. Çaresizlik içinde, bir gün Hoca'ya gelip dert yanmışlar:
- "Hocam perişan olduk. Ne olur bizi kurtar. Biz bu file bir şey yapsak, padişah bizim kellemizi alır."
Hoca da köylülere seslenmiş:
- "Birlikte gidelim. Ben durumu padişaha arz edeyim."
Köylüler, çaresizlik içinde gelmeyi kabul etmişler. Hoca da, köylüyü arkasına almış ve yola koyulmuşlar.
Hoca Timur'un sarayına geldiğinde, arkasına dönüp bakmış. Korkudan, arkasında kimsenin kalmadığını ve herkesin kaçmış olduğunu görmüş.
Hoca tek başına Timur'un huzura çıkmak zorunda kalmış.
Timur merak içinde Hoca'ya sormuş:
- "Hoca niye geldin? Filim nasıl?"
Hoca, korkup kaçan köylülere çok kızmış ve onlara bir ders vermek istemiş.
Bu nedenle Timur'a şu cevabı vermiş:
- "Padişahım, hediyeniz olan filden çok memnun kaldık. Kendisi tek başına yalnız kaldı. Biz bir fil daha istiyoruz."
Nasrettin Hoca, Akşehir'deki mahkemeye, Kadı olarak tayin edilmiş. Bir gün, bir adam, koşarak mahkemeye gelmiş ve Hoca'ya sormuş:
- "Hoca Efendi, farz edelim ki, iki inek merada dövüştü ve biri öldü. Öldüren ineğin sahibi sorumlu tutulacak mıdır?"
Hoca, adamın hilekar bakışlarını fark etmiş ve hüküm vermeden, temkinli bir şekilde cevap vermiş:
- "Yerine göre bakılır."
Adam konuşmaya devam etmiş:
- "Belki bu karar vermene yardımcı olabilir, Hoca Efendi. Senin inek benimkini öldürdü!"
Hoca cevap vermiş:
- "Bilindiği gibi inekler hayvandır. Genel olarak hayvanlara sebep bağlanmadığından dolayı sorumsuzlardır. Bu durumda, öldüren ineğin sahibi sorumlu tutulamaz!"
Adam konuşmasını sürdürmüş:
- "Özür dilerim Hoca Efendi, dilim sürçtü. Benim inek seninkini öldürdü demek istemiştim!"
Bu haber üzerine, Hoca'nın kanı beynine sıçramış. Sakalını çekmiş, kalkmış ve yeniden oturmuş.
Biraz düşündükten sonra, adama dönerek:
- "Bu ilk düşündüğümden daha karmaşık bir durum" demiş ve memurluğunun tüm ağır başlılığıyla katibine dönmüş ve eklemiş:
- "Katip, yanındaki rafta duran kara kaplı kitabı ver bakayım!"
Bir zamanlar Nasrettin Hoca'nın epey bir paraya ihtiyacı olmuş. Ne yapsa etse de ihtiyacı olan parayı tamamlayamamış. Başlamış gece gündüz evinde yüksek sesle dua etmeye:
- Ya Rabbim! Bana yüz altın ver! Doksan dokuz olursa asla kabul etmem!..
Onun durmadan böyle dua ettiğini duyan zengin Yahudi komşusu, alay etmek için Nasrettin Hoca'nın geçeceği yola 99 altın bırakarak, bir köşeye gizlenmiş. Biraz sonra Nasrettin Hoca gelmiş, yerdeki altınları görmüş, toplamış, tek tek saymış 99 altın. Nasrettin Hoca altınları cebine atıp, şükretmiş:
- Allah'ım, dualarımı kabul ettiğin için sana şükürler olsun. 99 altını veren 1 altını da verir!
Köşeden bizim hocayı gözetleyen Yahudi atılmış:
- Dur Hoca, ne yapıyorsun? Altınlar benim!..
Hoca da içinden "Demek benimle alay etmek için yoluma altın dökersin ha!.. Ben seni bir süründüreyim de gör!.." diye gülmüş kendi kendine. Yahudi'yi sinir etmek için demiş ki:
- Bak komşu, bu altınlar senin değil!.. Ben yüce Rabbime yalvardım; bu altınları da bana o verdi.
Yahudi başlamış ağlamaya:
- Altınlarım gitti!.. Altınlarım gitti!..
Nasrettin Hoca da Yahudi'nin hâline gülmeye başlamış. Yahudi de yapışmış hocanın yakasına:
- Kadıya gidelim!..
Hoca da gönülsüz gönülsüz cevap vermiş:
- Kadıya gitmesine gidelim de, benim sırtımdaki kürkümle, başımdaki börküm eski.
Yahudi bakmış başka çare yok; sırtındaki kürkünü, başındaki börkünü çıkarıp hocaya vermiş. Hoca kürkü sırtına, börkü başına geçirdikten sonra sormuş:
- Bu kürkle, bu börkle insan yaya yürür mü?
Yahudi çaresiz "Yeter ki Nasrettin Hoca benimle kadıya gelsin." diye atını da vermiş, düşmüşler yola, gelmişler kadıya. Yahudi şikâyet etmiş:
- Nasrettin Hoca 99 altınımı aldı, geri vermiyor!..
Kadı, soran gözlerle Nasrettin Hoca'ya bakmış. Hoca da kendini savunmuş:
- Yalan kadı efendi, bu arkadaşta biraz delilik vardır, biraz sonra sırtımdaki kürke, başımdaki börke dahi sahip çıkacaktır!..
Kadı, Yahudi'ye dönüp sormuş:
- Öyle mi?
Yahudi telaşla atılmış:
- Kürk de benim, börk de benim!..
Ağlayan Yahudi'ye bakıp, içinden kıs kıs gülen Nasrettin Hoca yine söz almış:
- Gördünüz mü kadı efendi? Nerdeyse altımdaki ata da sahip çıkacak!..
İyice telâşlanan Yahudi bağırmış:
- At da benim!..
Kadı da Yahudi'ye bağırmış:
- Haddini bil efendi!..
Sinirlenen kadı, Yahudi'yi kovmuş. Nasrettin Hoca, Yahudi'yi kırk gün yalvartmış, kırk gün sonra da sormuş:
- Akıllandın mı?
Yahudi de ağlayarak cevap vermiş:
- Akıllandım.
Hoca da Yahudi'den aldığı her şeyi geri vermiş.
Hoca Nasreddin, küçük oğluyla birlikte köyüne gidiyormuş. Oğlunu eşeğe bindirmiş, kendisi yürüyormuş. Karşıdan gelenler, oğlunu göstererek:
- Ak sakallı yaşlı adam yürürken bacak kadar velet eşekle gidiyor. Zamane çocuğu işte, demişler.
Bu konuşmaları işiten Hoca oğlunu indirip kendisi binmiş. Az sonra birkaç kişi daha denk gelmiş. Bunlar ise:
- Koca adama bak! Bu sıcakta kendi eşekte, ufacık çocuğu yaya yürütüyor. Hiç acıma yok, demişler.
Bu konuşmalardan sonra Hoca, eşeğe oğlunu da bindirmiş. Çok geçmeden yine birileriyle karşılaşmışlar. Bu kişiler de:
- Zavallı hayvan zor yürüyor. Düşüp ölecek! Hiç acımadan iki kişi birden binmişler üstüne, demişler.
Hoca hemen inmiş, oğlunu da indirmiş. Eşek önde, onlar arkada ilerlemişler. Biraz sonra, yol kıyısında oturanlar:
- Şu dünyada amma aptal adamlar var; eşek bomboş gidiyor, adam da oğlu da kan ter için de arkasından koşuyor! diye konuşmaya başlamışlar.
Nasreddin Hoca dayanamamış. Oğluna dönüp demiş ki:
- Gördün mü evladım! Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Şu dünyada kimseyi hoşnut edemiyor, kimsenin dilinden kurtulamıyorsun! iyisi mi, kimseye kulak asmayacaksın ve kendi bildiğini yapmaktan şaşmayacaksın...
Günü birinde Nasrettin Hoca, padişah ve vezirleriyle beraber ava çıkmış. Padişah ve vezirlerin omuzlarında birer doğan varmış. Nasrettin Hoca'nın parası doğan almaya yetmediği için, bir alakargayı omuzuna koyup ava gelmiş.
Padişah ve vezirleri bu duruma içten içten gülmüşler, ama Nasrettin Hoca'yı üzmemek için bir şey dememişler. Av başlamış, padişah ve vezirleri doğanlarını gökyüzüne salmışlar. Nasrettin Hoca da "Haydi bismillah!.." deyip alakargasını uçurmuş. Gökyüzünde uçan doğanlar bir ördek, bir kaz ve bir bıldırcın yakalayıp getirmişler. Nasrettin Hoca'nın alakargası da gidip bir koca öküzün üzerine konmuş. Nasrettin Hoca padişaha dönüp, sevinçle bağırmış:
- Padişahım, gördünüz mü? Benim alakarga bir öküz yakaladı!..
Sözünü bitirir bitirmez de, hemen koşup öküzü boğazlamış. Öküzün sahibi koşarak gelmiş ve şaşkınlıkla sormuş:
- Hoca efendi, öküzümü niye kestin?
Hoca cevap vermiş:
- Bu benim avımdır.
- Hoca efendi, yahu hiç alakarga ile öküz avlamak olur mu?
Bu soru üzerine Nasrettin Hoca sinirlenmiş ve demiş ki:
- Bre ahmak, haddini bil!.. Padişahımın himmeti olduktan sonra, alakarga ile öküz de avlanır fil de!..