if (!string.IsNullOrEmpty(Model.PrevPageFullUrl))
{
}
if (!string.IsNullOrEmpty(Model.NextPageFullUrl))
{
}
En İyi Fıkralar - Page 373
Skip to main content
Aksak Timur, bir gün, Nasrettin Hoca'nın köyüne uğramış. Köylüler, padişahı layıkıyla ağırlayıp misafir etmişler. Padişah da, köylülerin bu konukseverliğe karşılık olarak bir fil bırakmış ve:
- "Bu fil köyünüze bir hediyem olsun." demiş ve gitmiş. Fil zaman geçtikçe, köyde bağ bahçe bırakmamış ve her yanı talan etmiş. Köylüler ne yapsın, padişahın hediyesi diye, ses çıkaramamışlar. Çaresizlik içinde, bir gün Hoca'ya gelip dert yanmışlar:
- "Hocam perişan olduk. Ne olur bizi kurtar. Biz bu file bir şey yapsak, padişah bizim kellemizi alır."
Hoca da köylülere seslenmiş:
- "Birlikte gidelim. Ben durumu padişaha arz edeyim."
Köylüler, çaresizlik içinde gelmeyi kabul etmişler. Hoca da, köylüyü arkasına almış ve yola koyulmuşlar.
Hoca Timur'un sarayına geldiğinde, arkasına dönüp bakmış. Korkudan, arkasında kimsenin kalmadığını ve herkesin kaçmış olduğunu görmüş.
Hoca tek başına Timur'un huzura çıkmak zorunda kalmış.
Timur merak içinde Hoca'ya sormuş:
- "Hoca niye geldin? Filim nasıl?"
Hoca, korkup kaçan köylülere çok kızmış ve onlara bir ders vermek istemiş.
Bu nedenle Timur'a şu cevabı vermiş:
- "Padişahım, hediyeniz olan filden çok memnun kaldık. Kendisi tek başına yalnız kaldı. Biz bir fil daha istiyoruz."
Nasrettin Hoca, dalgın dalgın yolda yürüyormuş. Şakacı birisi, arkadan yaklaşıp Hocanın ensesine kuvvetli bir tokat patlatmış. Hoca, neredeyse yere düşecek gibi olmuş. Hiddetle arkasına dönerek adama sormuş:
- "Bana ne cüretle vurdun?"
Adam, ukala bir tavırla cevap vermiş:
- "Kusura bakmayın efendim! Ben sizi arkanızdan, çok samimi bir dostuma benzettim."
Hoca, adamın bu sözüne kanmamış ve adama:
- "Olmaz öyle şey, yürü kadıya gidiyoruz!" diyerek adamı mahkemeye götürmüş.
Hoca, kadıya olayı anlatmış. Adam Kadı'nın yakın arkadaşıymış. Kadı, arkadaşını bu zor durumdan kurtarmak için Hocaya demiş:
- "Sen de ona bir tokat at ve ödeşin."
Hoca, bu şekilde ödeşmeyi kabul etmemiş ve kadıya demiş:
- "Mahkeme yapılsın."
Bunun üzerine kadı Hocaya demiş:
- "Bir tokadın hakkı 5 akçedir. O halde davalı bu parayı versin sana!"
Hoca, bu karara razı olmuş.
Dava edilen adam:
- "Yanımda hiç para yok, hemen gidip getireyim." diyerek izin istemiş. Kadı da adama izin vermiş.
Hoca, adamın dönmesini beklemeye başlamış. Aradan epey zaman geçtiği halde, adam bir türlü gelmemiş. Beklemekten sıkılan Hoca, hiddetle yerinden kalkmış ve kadının yanına gitmiş. Birden Kadı Efendinin ensesine okkalı bir tokat patlatmış ve eklemiş:
- "Kusura bakma Kadı Efendi, daha fazla bekleyemeyeceğim. Madem ki bir tokadın diyeti beş akçedir. Adam gelirse söyle ona, 5 akçeyi sana versin."
Bir gün, Nasrettin Hoca, oğlunu okulundan almaya, eşekle gelmiş. Okuldan sonra, oğluyla beraber eşeğin üzerinde, evin yolunu tutmuşlar. Yolda giderlerken, bir grup insan önlerine çıkmış. İçlerinden birisi, Hoca'ya seslenmiş:
- "Hoca ayıp değil mi, eşeğe iki kişi binmişsiniz. Eşek o kadar yükü nasıl taşısın?"
Bunun üzerine Hoca da, oğlunu eşekten indirmiş ve yola devam etmişler. Hoca eşek üzerinde, oğlu yay olarak giderken, bir adam seslenmiş:
- "Ayıp Hoca, ayıp. Küçücük çocuk yürütülür mü hiç?"
Hoca bu kez, çocuğu eşeğe bindirmiş, kendisi yürümeye başlamış. Aradan biraz zaman geçince, başka bir adam Hoca'nın oğluna seslenmiş:
- "Bu zamane çocukları böyle işte. İhtiyar babaları yürür, kendileri eşeğe biner."
Bu söz, çocuğun çok ağrına gitmiş ve eşekten inmiş. Bu kez ikisi birden yayan yürümeye başlamış. Bir süre sonra, Hoca ve oğlunu yürürken gören gevezenin birisi seslenmiş:
- "Enayilere bak, eşek boş gidiyor, bunlar yayan."
Bunun üzerine Nasrettin Hoca, oğluna dönüp demiş:
- "Görüyorsun ya oğlum, elalemin ağzı torba değil ki büzesin."
Nasrettin Hoca, bir gün Akşehir pazarına gitmiş. Pazarda, bir adamın başına toplanmış olan kalabalığa yaklaşmış. adam, elindeki bir kuşu, 50 Akçe gibi çok yüksek bir fiyatla satmaya çalışıyormuş. Halbuki yan taraftaki tavuklar 5 Akçeye satılıyormuş.
Hoca, aradaki bu aşırı fiyat farkını bir türlü anlayamamış ve adama sormuş:
- "Hemşerim bu nasıl bir kuştur ki, 50 Akçe istersin?"
Adam cevaplamış:
- "Hoca efendi, bu bildiğin gibi bir kuş değildir, bunun özelliği var."
Nasrettin Hoca, merak içinde sormuş:
- "Neymiş bu kuşun özelliği?"
Adam cevap vermiş:
- "Hocam bu kuşa papağan derler ve konuşur."
Bunun üzerine Hoca, hemen eve koşmuş. Kümesten hindisini kaptığı gibi pazara geri dönmüş. Pazarda papağan satmakta olan adamın yanına durmuş. Yüksek sesle bağırmaya başlamış:
- "Ey ahali, bu gördüğünüz kuş, sadece 100 Akçeye, gel, gel!"
Herkesten çok, papağan sатаn adam bu işe şaşırmış ve Hocaya sormuş:
- "Hocam, bir hindi için 100 Akçe çok değil mi?"
Hoca adama demiş:
- "Sen de bir kuşu 50 akçeye satıyorsun."
Adam cevap vermiş:
- "Dedim ya hocam, benim kus konuşur."
Hoca da lafı yapıştırmış:
- "Senin kuş konuşursa, benimki de düşünür!"
ABD’de bir askeri okulda ders olarak anlatılan Horoz ve Tilki Hikayesi!
Dershanede, hocayı beklerken ışıklar kapanmış ve bir çizgi film gösterilmeye başlanmış.
Filmin adı:
"Küçük Tavuk."
Filmde, bir kümes var. Kümeste bir çok tavuk ile genç ve küçük horozlar, bir de kümesin yaşlı ve büyük horozu bulunuyor. Kümesin etrafında da bir tilki dolaşıyor. Yaşlı ve büyük horoz, tilki içeri girmesin diye kümesin kapısını sıkı sıkıya kapatmış, tavukları dışarı bırakmıyor. Tabii dışarı çıkamadıkları için doğru dürüst beslenemeyen tavuklar da zayıf ve küçük. Yaşlı ve büyük horoz ise dışarı bırakmadığı tavuklara, ölmeyecek kadar mısır tanesi dağıtarak, yaşamalarını sağlıyor. Kümese giremeyen tilki, bunun üzerine kümesin tellerinde küçük bir delik açarak, küçük ve genç bir horoza sesleniyor ve ona biraz mısır veriyor. Mısırı yiyen küçük ve genç horoz, her gün gelip tilkiden mısır alıyor. Bir süre sonra tilki küçük ve genç horoza tek başına yiyebileceğinden fazla mısır verince, genç horoz hem kendisi yiyor, hem de diğer tavuklara mısır dağıtıyor. Böylece, yavaş yavaş yaşlı ve büyük horozun kümesteki gücü kırılıyor. Horozun etrafındaki tavuklar azalmaya başlıyorlar. Tavuklar, artık popüler olan genç ve irileşmiş horozun etrafında toplanıyorlar. Bu aşamada tilki, kümesin kapısının önüne mısır bırakıyor. Kümeste:
- "Kapıyı açalım mı? açmayalım mı?" diye bir tartışma çıkıyor.
Sonunda korkarak kapıyı açıyorlar ve kafalarını dışarı uzatıp yemlenip hemen geri çekiyorlar. Bir süre böyle devam ediyor. Hiçbir şey olmuyor. Kümesteki tavuklar rahatlıyor. Korkuları azalıyor. Nihayet bir gece tilki, kümesin önündeki avluya mısır döküyor. Artık korkusuz olan tavuklar, genç ve güçlü horozun öncülüğünde dışarı çıkıyor ve rahat rahat yemleniyorlar. Kümesteki her tavuk semiriyor. Tilki bir süre sonra, gece, kümesin kapısından kendi mağarasına kadar mısır tanelerini döküyor. Sabah kümesten çıkan ve korkusuzca yemlenen tavuklar, yemlene yemlene mağaraya kadar gidiyorlar. Sonra mağaraya giriyorlar. Onları içeride bekleyen tilki bütün kümes mağaraya girince, mağaranın kapısını kapatıyor."
Çizgi film burada bitmiş. Işıklar yanmış ve dersin hocası kürsüye çıkarak:
- "İşte, Üçüncü Dünya ülkeleri böyle yönetilir." demiş ve derse başlamış.
Bir gün, köyün imamı ile ateist öğretmeni birlikte köyü dolaşıyorlarmış. Birden karşılarına bir tezek çıkmış. Öğretmen:
- "Bak hoca. Sen bir gün öleceksin, gömüleceksin, üzerinde ot bitecek, otu inek yiyecek, sonra da böyle dışkılayacak. Ben de tezeğin başına geçip; "Ey imam efendi, neydin, ne oldun?" diyeceğim." demiş.
İmam hiç bozuntuya vermemiş. Yola devam etmişler. Az sonra yine bir tezek görünce, imam:
- "Bak muallim efendi, sen bir gün öleceksin, ben seni yıkayacağım, sonra gömeceğim, üzerinde ot bitecek, otu inek yiyecek, sonra da böyle abdest bozacak. Ben de tezeğin başına geçip; "Ey muallim efendi, hiç değişmemişsin." diyeceğim.
* Yukarıdaki şiirin ölçüsü nedir? Cevap: Yaklaşık dokuz santimetredir. (Lise 1) * Kimlere zekat verilmez? Cevap: Şeytana. (İlkokul 5) * Demokrasilerde kuvvetler ayrılığı kaça ayrılır? Cevap: Üçe. Kara, deniz, hava kuvvetleri. (Orta 3) * İneğin midesi kaç bölümdür? Cevap: İki oda, bir salon, bir mutfak (Ortaokul 1) * Servet-i Fünun edebiyatı hangi edebi akımlardan etkilenmiştir? Cevap: Elektrik akımından (Yaşar/Lise 3) * Üremeyi açıklayınız. Cevap: Anne ve babanın gece yaptığı işe üreme denir. (Gül şah/Lise 1) * Canlıların ortak özellikleri nelerdir? Cevap: Yol, su, cami, mezarlık.
* Orta Asya’dan göçün sebepleri nelerdir? Cevap: Elektrik kesintisi (Gülümser/6) * Türkiye'nin geçitlerini yazınız. Cevap: Alt geçit, Üst geçit, yaya geçidi (Serkan/7) * Kanuni Fransa'ya neden kapitülasyon tanımıştır? Cevap: Bir kadına yardım etmek için (Berat/İlkokul) * Güneydoğu Anadolu bölgesinde petrol nerelerden çıkartılır? Cevap: Petrol, Raman ve Gazman’dan çıkartılır. (Filiz/Ortaokul 2) * Mondros'u açıklayınız. Cevap: Mondros kimdir bilmiyor (Orhan/8) * İzmir'i kim işgal etti? Cevap: Gazeteci Hasan Tahsin (Barış/Orta 3) * Ailenin reisi kimdir? Cevap: Anam (Sabri/İlkokul 3) * Koşma nedir? Cevap: Yürümenin hızlı şekline koşma denir. (Samet/Lise 1) * Canlıların en küçüğüne ne ad verilir? Cevap: Bebek * Kasabayı kim yönetir? Cevap: Şerif ve adamları (Kamil/İlkokul 5) * Mübarek geceler hangileridir, yazınız. Cevap: Kına, gerdek ve dolunay gecesi (Hatice/İlkokul 5)
Hoca öğrencilere:
- "Pazar günü saat 2'de sınav yapacağım herkes okulda olacak." der.
Öğrenciler:
- "Ya hocam olur mu hiç zaten bir pazarımız var onu da siz yemeyin." derler.
Ama nafile hoca hiçbirini dinlemez ve ekler:
- "Gelmeyen sınıfta kalır."
Pazar günü gelir çatar. Saat 2 kimsecikler yok, 2 dakika sonra bir öğrenci içeri girer:
- "Hocam geç mi kaldım?" der.
Hoca:
- "Oğlum ne oldu, niye geç kaldın?" diye sorunca da:
- "Hocam malumunuz günlerden pazar, kızla buluştum. Tam biz işi koyultmuşuz ki, pat kızın babası gelmez mi? Konuştuk, konuştuk, babası bizim ciddi olduğumuzu anlayınca yatıştı. Sonra ben bir baktım geç kalıyorum, kızın babası hemen arabanın anahtarını verdi. Bende atladım arabaya geliyorum, tak yarı yolda araba bozuldu. Baktım ki oradaki bir adam at kiralıyor, hemen kiraladım. Tam okulun köşesine geldim at öldü, ben de atı orada bıraktım geldim."
Hoca öğrencinin anlattıklarına pek inanmaz ama:
- "Geç yerine otur" der.
O yerine otururken bir öğrenci daha gelir.
Hoca ona da:
- "Nerede kaldın?" diye sorar.
Bu öğrenci de ilk öğrencinin anlattığının aynısını anlatır.
Hoca bu öğrenciye de:
- "Geç otur" der ve bu aynı şekilde 19. öğrenciye kadar sürer. Son olarak bir öğrenci daha soluk soluğa içeri girer.
Bu kez hoca:
- "Dur nereden geldiğini ben anlatayım" der.
- "Malum günlerden pazar kızla buluştun."
- "Evet hocam."
- "Kızın babası sizi yakaladı, ama ciddi olduğunuzu görünce affetti."
- "Evet hocam."
- "Sonra okula geç kalınca da arabasının anahtarını sana verdi, sen de geç kalmamak için gaza bastın ama araba bozuldu."
- "Hayır hocam."
- "Hayır mı?"
- "Hayır, bundan sonrasını ben anlatayım. Bastım gaza tam okulun köşesine geldim, bir de ne göreyim bir at ölüsü, bir at ölüsü."
Safer ayi ne demek?
Safer ayı, mübarek aylardan biridir. Bu aya özel ibadetler yapılır. Safer, ay takvimi olarak bildiğimiz hicri takvimin ikinci ayıdır.
Hicri takvim ayın evrelerine göre düzenlenmiş olan bir takvimdir. Hicrî ayların birincisi, Muharrem ayıdır ve içinde aşûre günü vardır. Üçüncü ayı ise Rebî'ül-Evvel ayıdır ve bu ayın 12. Gecesinde Kâinatın Efendisi Sevgili Peygamberimiz arzımıza ve gönlümüze teşrif etmiştir.
Ay takviminin ikinci ayı, sefer ayı. Saf-er. Temiz yürekli, dürüst kimse. 2. Ar. Hicri ayların ikincisi.
L.
Hicri takvimde ikinci ay, sef 2. temiz yürekli, dürüst kimse. Emin, sağlam, güvencede, emin ellerde, güvenli, tehlikesiz, kesin, muhakkak, korkusuz Emniyetli.
Safer ayı Hicrî ayların ikincisidir. Halk arasında 'bela ayı' olarak da bilinen bu ayla ilgili yazılanların büyük bir çoğunluğu yanlıştır. Hicri ayların ikincisi olan Safer ayı halk arasında yanlış bir şekilde bela ve musibetlerin yaşandığı ay olarak biliniyor. Safer ayı ile ilgili namaz ve dua tavsiyeleri dilden dile dolaşıyor.
Peki, merhameti sonsuz Cenab-ı Allah’ın kulları için bir ‘bela ayı’ yaratması söz konusu olabilir mi? İslam dininde bazı ay ve günlerin daha mukaddes sayıldığı biliniyor. ‘On bir ayın sultanı’ diye adlandırdığımız Ramazan ayı, kandil geceleri veyahut ‘Müslümanların bayramı’ dediğimiz cuma günü bu ay ve günlerden bazıları. Böyle günlerde ibadetlerimize daha fazla özen gösterir, hal ve hareketlerimizde daha dikkatli oluruz. Ancak Safer ayı, diğer gün ve ayların tam aksine halk arasında ‘gökten belaların yağmur gibi yağdığı ay’ olarak tasvir ediliyor. Bu aya özel namaz ve dualar dilden dile dolaşıyor. Belalardan korunmak için daha fazla sadaka verilmesi tavsiye ediliyor.
Hicrî takvimin ikinci ayı olan safer ayını bu şekilde nitelendirmek doğru değildir. Çünkü, Safer ayına ithaf edilen bu etiketin kaynağı cahiliye devri Araplarına dayanıyor. Rivayetlere göre bu ayda yaşanan çeşitli sıkıntılar yüzünden Araplar safer ayını uğursuz olarak görmeye başlar. Ancak İslamî döneme geçildiğinde bu yanlış algıyı düzeltmek için safer ayına ‘saferü’l-hayr’ ya da saferü’l-muzaffer’ denilmeye başlanır.
İlahiyatçı yazar Ahmed Şahin, bir yazısında safer ayını bela ve musibet ayı olarak anmanın caiz olmadığından bahsediyor. Şahin, “İslam’da bir tefe’ül anlayışı vardır, bir de teşe’üm yorumu söz konusudur. Tefe’ül, herhangi bir gün ve vakitten, olay ve görüntüden iyi manalar çıkarmak, teşe’üm ise kötülük ve uğursuzluk yorumları yapmaktır ve teşe’üm caiz görülmemiştir. Bu sebeple safer ayını bela ve musibet ayı olarak yorumlamak bir teşe’ümdür. Teşe’üm ise caiz değildir” diyor.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tevhit Ayengin, böyle bir anlayışın İslam diniyle bağdaşmadığını söylüyor:
“Gökten bela inmez, rahmet iner. Bela yağdıran bir Allah anlayışı İslam’ın değerleri ile taban tabana zıttır. Rahman ve Rahim olan bir Allah’a bu tür şeyleri atfetmek tamamen yanlıştır. Safer ayını uğursuz olarak niteleme cahiliye devri uygulamasıdır. Ondan şiddetle uzak durmak gerekir. Safer ayının bela ve musibet ayı olması için bu konuda dikkate alınabilecek sahih delillerin yani ayet ve hadislerin olması gerekir. Böyle bir şey yoktur, aksine mevcut uğursuzluk anlayışını düzelten, onu reddeden ifadeler vardır.” Ayengin Peygamber Efendimiz’in, bu ayda hastalanmasını safer ayının uğursuzluğuna delil gösteren anlayışa da şu yorumu yapıyor:
“Acaba sevgili Peygamberimiz (sas) belayı, uğursuzluğu hak edecek ne yapmıştı ki, böyle sözüm ona bir ayda -eğer safer, bela ayı ise- hastalandı. Başka aylarda hastalananlar hangi bela sebebiyle hastalanıyor. Böyle bir mantık olmaz. Her insan bu dünyaya belirli bir süreliğine gelir ve ömrü sona erince ahirete gider. Niye bugün de yarın değil sorularını cevaplamak imkânsızdır. Hz. Peygamber’in safer ayında hastalandığı rivayet edilir. Ancak bunu, safer ayı yüzünden var olduğu şeklindeki bidat anlayışla ilişkilendirmek doğru değildir.” Safer ayı Cahiliye Arapları tarafından uğursuzluk ayı olarak tanımlanmıştır. Onlar bu ayda umre yapmanın büyük bir günah olduğunu söylemişlerdir. Hz. Muhammed ise "Umre her zaman helâldir!" buyurarak bu aya atfedilen uğursuzluk inancını kırmıştır. Ayrıca bu ayda yapılmış olan nikahların fazla sürmeyeceği kötü sonuçlanacağı ve bu ayda yapılan işlerin amacına ulaşmayacağına ve uğursuzluk getireceğine inanılmıştır. Bundan dolayı safer ayı hakkında uğursuz ay söylentileri yayılmıştır.
Ebû Hüreyre'nin rivâyetiyle Resûlullah Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"İslâm'da uğursuz sayma, kötüye yorma yoktur; en iyisi iyiye yormadır." Peygamber efendimiz zararlı anlayışın İslam'da bulunmadığını böylece ifade etmiştir. Başka bir hadiste ise "Eşya da uğursuzluk yoktur, Safer ayında uğursuzluk yoktur, baykuşun ötmesinde bir uğursuzluk yoktur." Şeklinde buyurmuştur.
Ebû Hüreyre'nin rivâyetiyle yine Resûlullah Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Hastalığın kendiliğinden sirâyeti yoktur; uğursuzluk ve baykuş ötüşünün olumsuz etkisi yoktur; Safer ayının hayır ve şerle bir alâkası yoktur; bunlar cahiliye hurafeleridir. Cüzzamlıdan, aslandan kaçtığınız gibi kaçınız!"
Safer ayında birinci kat semaya 320.000 bela inmektedir. Bu belalar ve kazalar bütün yıla yayılmaktadır. Bir sonraki safer ayına kadar bu 320.000 beladan birinin size isabet etmesinden korunmak için, aşağıda tarif edilmiş olan namazları kılmak ve tesbihatları yapmak tavsiye edilmektedir. Bu namazları kılanların, bir dahaki yıl aynı güne kadar kazalardan korunacağı rivayeti bulunmaktadır.
SAFER AYINDA KILINACAK NAMAZ VE OKUNACAK DUALAR İlk 15 gün her güne 100 defa:
ALLÂHÜMME FERRICNÂ BIDÜHÛLIIS SAFERII VEHTIYIMLENÂ BILHAYRI VEZZAFERI diye dua edilir.
Bu Dua'nın anlamı: Allah'ım bizi seferin girişiyle ferahlat, genişlet. Bize bu ayı hayırla ve zaferle tamamlat.
15 günden sonra da:
Allâhümme ferricna bihurûci's safer vehtimlenâ bilhayri ve'z zafer.
Diye dua edilir.
Bu Dua'nın anlamı: Allah'ım bizi seferin çıkışıyla ferahlat, genişlet. Bize bu ayı hayırla ve zaferle tamamlat.
Safer ayının ilk salısını çarşambaya bağlayan gece teheccüt vakti de selamete ermek niyeti ile 4 rekat namaz kılınmalıdır.
1. Rekatta: fatihadan sonra 17 kevser suresi, 2. rekatta fatihadan sona 5 ihlas suresi, 3. rekatta fatihadan sona 1 felak suresi, 4. rekatta fatihadan sona 1 nas suresi, okunur.
O gecenin gündüzünde 2 rekat daha namaz kılınır. Her iki rekatta fatihadan sona 11 ihlas suresi okunur.
Bu namazları sefer ayının son çarşamba günü ve gecesi de tekrar etmeli, namazdan sonra da 7 tane Salat-i münciye okunmalıdır.
BELALARIN 1. KAT SEMAYA İNDİĞİ AY "SAFER AYI" (Efendimiz (s. A. V) bu ayda ölüm hastalığına tutulmuştur) Safer ayında Levhi Mahfuz'dan birinci kat semaya 320.000 bela inmektedir. Bu belalar ve kazalar sene içine yayılmaktadır. Bir dahaki safer ayına kadar bu 320.000 beladan birinin size isabet etmesinden korunmak için Ayet-el Kûrsi'yi Evden çıkarken ve eve girerken her daim okumalıdır.
Yine belalardan korunmak için; Ayet-el Kûrsi okunması tavsiye edilmektedir. Evden çıkarken veya eve girerken Ayet-el Kûrsi okunmalıdır. Evden çıkarken bu duayı okuyan kişi her işinde muvaffak olur ve hayırlı işleri başarır. Evine gelince okuyan kişinin iki Ayet-el Kûrsi arasındaki işleri hayırlı olur ve fakirliği önlenir. Bir kimse evinden çıkarken Ayet-el Kûrsi'yi okursa, Hakk Teâlâ yetmiş Meleğe emreder, o kimse evine gelinceye kadar ona dua ile istiğfar ederler.
Safer ayında her gün mutlaka 100 kere "LA HÂVLE VELÂ KUVVETE İLLA BİLLAHİL ALİYYİL AZİYM" denilmelidir. Günde 100 kere söyleyenden, en hafifi fakirlik olmak üzere 70 çeşit bela, musibet kaldırılır.
Ayrıca yine safer ayında (ve her zaman) her gün mutlaka günde 100 kere salâvat getirmek lazımdır. salâvat çok bela ve musibetleri çevirir dünya ve Ahirette kurtuluşuna sebep olur.
En EFDÂL Salâvat'ı Şerife:
"ALLAHÜMME sâlli âla seyyidina Muhammedin ve ve âla âlihi ve sahbihi efdâle salevatike ve adade me'lumatike ve bârik ve sellim"
ALLAH'u Teâlâ'yı devamlı zikretmek lazımdır. Zira ALLAH'u Teâlâ'yı zikretmek en büyük ibadettir belaları musibetleri çevirir. En efdal zikir "LA İLAHE İLLALLAH" dır.
Safer, kameri ayların ikincisinin adıdır. Resmi vesikalarla hususî mektuplarda ve takvimlerde “Saferu’l-hayr” şeklinde yazılır ve (s) rumuzuyla gösterilirdi. Bilindiği gibi kamer (ay)ın doğuş ve batışına tabi olan ay hesabına “kamerî aylar” denilmektedir ki şunlardır: Muharrem, Safer, Rebîu’l-evvel, Rebîu’l-ahir, Cemaziye’l-evvel, Cemaziye’l-ahir, Receb, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade ve Zilhicce. Bu hususta Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Hakikatte ayların sayısı ALLAH katında, ALLAH’ın kitabında -ta gökler ve yeri yarattığı günden beri- on iki aydır. Onlardan dördü haram olanlardır. İşte bu, en doğru hesaptır. O halde bilhassa bunlarda, o haram aylarda nefislerinize zulmetmeyin. Bununla beraber müşrikler sizinle nasıl topyekûn harb ederlerse, siz de onlarla topyekûn harb ediniz. Bilin ki ALLAH, haramlardan, fenalıklardan sakınanlarla beraberdir.” (Tevbe Sûresi: 36) Ebû Bekre (R. A.)den rivayete göre, Veda haccında okuduğu hutbesinde:
Takvim düzeni açısından zaman, ALLAH’ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki ilk durumuna dönmüştür. Artık sene on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Ve üçü peşi peşinedir ki, Zilkade, Zilhicce ve Muharremdir. Bir de Cemaziye’l-âhir ile Şaban arasında yer alan Müdar’in Receb’idir.” (Buhari, Tefsir (9) 8, Bed’ül’l-Halk: 2, Megazi: 77, Edahi: 5, Tevhid: 24, Müslim, Kasame: 29, Ebu Davud, Menasik: 67, Ahmet b. Hanbel, 4/37,73) buyuran Hz. Peygamber (S. A. V) Efendimiz haram ayların:
“Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb” ayları olduğunu belirtmiştir. Araplar daha İslâmiyet gelmeden önce Haram ay denilen bu ayları kutsal tanır ve bu aylarda savaştan, yağmacılıktan kaçınırlardı.
Çünkü müşrik de olsalar, inanç ve yaşantılarında “Hak Din”den kalıntılar vardı. Haram aylara hürmet, Kâbe’yi tavaf etmek ve hac yapmak gibi. Tabii bütün bunlar da tahrif edilerek, aslından uzaklaştırarak yapıyorlardı. Aslında bütün batıl dinler, hep “Hak Din”den uzaklaşma neticesinde oluşmuşlardır. Hiçbir batıl din, birileri tarafından kurulmamıştır. Bu bakımdan dinimizi, olduğu gibi dosdoğru öğrenmek ve yaşamak mecburiyetindeyiz.
Araplar her yıl kendi adetlerine göre gelip hacceder, ALLAH’a iman ile putlara tapmayı birbirine karıştırıp içinden çıkılmaz garip bir inanç sistemi meydana getirirlerdi. Ama her şeye rağmen mal ve can güvenliği yoktu. Mekke’ye hac mevsiminde gelebilmek bile başlı başına bir problem idi. O yüzden kabile reisleri hac aylarından olan Zilkade ile Zilhicce’de bir de onu izleyen Muharrem’de savaşmayı kaldırırlar ve bu ayları hürmetli sayıp kesinlikle uyulmasında ısrarla dururlardı. Böylece uzak yerlerden hac için gelenler bu üç ayda hem ibadetlerini yerine getirirler, hem de güven içinde evlerine dönme imkanı bulurlardı.
Cahiliyye devrinde, birbiri ile çarpışmaya ve talana alışmış olan Araplara fasılasız üç ay güvenlik ve sulh içinde yaşamak çok ağır geliyordu. Onun için Hz. İbrahim (A. S.) ve Hz. İsmail (A. S.)dan beri devam ede gelen bu tertibi canlarının istediği gibi bozmaya, mesela Muharrem ayındaki haramlığı Safer ayına çevirmeye, diğer haram ayları da ileri geri götürmeye başladılar ve hadis-i şeriflerde de belirtildiği üzere:
“Muharrem ayını Safer diye isimlendirerek”, (Bak. Buhari, Hacc: 34, Menakıbu’l-ensar: 26, Müslim, Hacc: 198, Ebu Davud, hacc: 80) Muharrem’i haram ayı olmaktan çıkarıyorlar, haram ayındaki yasakları işliyorlardı. Böylece, Muharrem’in haramlığını Safer ayına tehir ediyorlardı. Maksatları ardarda gelen üç haram ayı ikiye indirmek, üçüncüyü bir ay geriye bırakmaktı. Çünkü üç ay üst üste, savaşmak, yağmalamak ve öldürmek gibi alışkanlıklardan uzak kalmak onlara zor geliyordu. Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de:
“Haram ayları ertelemek, sadece kâfirlikte ileri gitmektir. Çünkü onunla, kâfir olanlar saptırılır. ALLAH’ın haram kıldığının sayısını bozmak ve O’nun haram kıldığını helal kılmak için haram ayını bir yıl helal sayarlar, bir yıl da haram sayarlar. Böylece onların kötü işleri kendilerine güzel gösterilmiştir. ALLAH kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe Sûresi: 37) buyurarak, onların bu nesi’ tatbikatlarını “küfürde artış” olarak değerlendirmiştir.
Bu hal hicretin 10. yılına kadar devam etti. Veda Haccında Resûlullah (S. A. V.) Efendimiz ayların o sene tam yerini bulduğunu açıkladı.
Binaenaleyh, Safer ayının uğursuzluğu hakkında söylenenlerin asıl menşei işte bu cahiliyye devri davranışlarıdır. Öyle ya! Bir adamın yurdunda ve ailesi yanında rahatça oturmasını ve dağda, bayırda serbestçe gezip-dolaşmasını değiştiren, şehirlileri gurbete çıkarıp bedevilerden bir kısmını savaşa gönderen, bir kısmını da sakınmaya, korunmaya, korkmaya mecbur eden bir ay; uğursuz sayılmaz da ne yapılır? İşte Arabistan çöllerinde meydana gelen bu hadiseler, Safer ayının “Saferu’l-hayr” diye vasıflandırılmasına rağmen uğursuz sayılmasına sebep olmuştur. (Geniş bilgi için bak. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 3/89-90) Safer; ayrıca cahiliyye devri arablarının inandığı bir uğursuzluk çeşididir. Hz. Peygamber (S. A. V.) Efendimiz bunu reddetmiştir. Ebû Hureyre (R. A.)den rivayete göre Resûlullah (S. A. V.) Efendimiz:
“Hastalığın, sahibinden bir başkasına kendi kendine sirâyeti yoktur, eşyâda uğursuzluk yoktur. Ükey ve baykuş ötmesinin te’sîri ve kötülüğü de yoktur. Safer ayında uğursuzluk yoktur. Bunlar Cahiliyet hurâfeleridir. Fakat ey mü’min! Sen cüzzâmlıdan, arslandan kaçar gibi kaç!” buyurdu. (Buhari, Tıp: 19) Hadis-i şerifte geçen “Safer” iki şekilde te’vil edilmiştir. Birinci te’vile göre bundan maksat:
“Safer ayı”dır. Yukarıda da izah edildiği gibi, Cahiliyyet devrinde Araplar Nesi’ usûlüne göre, Muharrem ayının haram ay oluşunu Safer’e naklederlerdi. Ve bu sûretle Safer, haram aylardan sayılırdı. Resûlü Ekrem (S. A. V.) Efendimiz bunu da men edip:
“Artık Safer ayı için hürmet yoktur!” Buyurmuştur.