en iyi fıkralar

Zamanın birinde mükemmel erkek ve mükemmel kadın karşılaşmışlar. Mükemmel bir flört döneminden sonra da mükemmel bir evlilik yapmışlar. Birlikte mükemmel bir hayat sürmüşler.
Bu mükemmel çift; karlı ve fırtınalı bir yılbaşı akşamı, mükemmel arabalarıyla giderken, yolda donmak üzere olan bir adam görmüşler. Mükemmel çift olduklarından, adama yardım etmek için durmuşlar. Adam meğer sırtında oyuncak çuvalıyla Noel Baba’ymış. Mükemmel çiftimiz yılbaşı akşamı çocukların hayallerini karartmamak için, Noel Baba ve oyuncaklarını arabaya yükleyip, oyuncakları çocuklara dağıtarak yollarına devam etmişler. Maalesef tipi artmış, araca hakim olmak zorlaşmış ve kaza yapmışlar. Bu kazadan sadece bir kişi kurtulabilmiş. Sorumuz şu: Kim kurtulmuş?
Yanıt: Mükemmel kadın kurtulmuş.
Çünkü mükemmel kadın gerçekten vardır. Herkes bilir ki Noel Baba ve mükemmel erkek diye birisi yoktur. DİKKAT: Kadınlar burada okumayı bıraksınlar, onlar için yazının sonu burası! Erkekler ise okumaya devam etsinler lütfen:
Eğer mükemmel adam ve Noel Baba yoksa, arabayı mutlaka mükemmel kadın kullanıyordur. Bu da bize kazanın nedenini ve en mükemmel kadının bile araba kullanmak gibi bazı konularda pek de mükemmel olmadığını açıklar. Yazının bundan sonrasında hala ve sadece “erkekler” okumaya devam etsin. Ve evet şu an bu satırları okuyorsanız ve eğer bir kadınsanız; bu da başka bir gerçeği su üstüne çıkarır: Kadınlar hiç laf dinlemez…
Kasabanın birisinde çapkınlıklarıyla ünlü imam ve bekçi varmış. O kadar zampara imişler ki, uçan dişi sineği bile götürüyorlarmış. bir gün kasabaya, mesleğinin baharında genç, idealist bir doktor bey atanmış. Genç doktor, hem yakışıklı hem de çok parlak kız gibi bir şeymiş.
Doktoru gören bekçi ile imam, birbirleriyle iddiaya girmişler. Doktoru önce kim götürürse iddiayı o kazanacakmış. Günlerden bir gün, akşam üzeri kasabanın bekçisi doktorun muayenehanesine gitmiş. Doktora rahatsızlığını söylemiş. Doktor, bekçinin üzerini çıkartıp, sedyeye uzanmasını söylemiş. Bekçiyi muyene etmeye başlamış. Elini bekçinin kırtına ve göğsüne sürerken bekçi doktorun elini nazikçe tutmuş;
Bekçi:
- "Doktor bey sana bir şey söylemek istiyorum."
Doktor:
- "Söyle bakalım!!"
Bekçi:
- "Ben senden hoşlanıyorum. Mümkünse seni bir kere yapmak istiyorum."
Doktor:
- "Hay hay neden olmasın, biz hastalarımızın her türlü ihtiyacını karşılamak için görev yapıyoruz."
Doktor:
- "Yalnız, şimdi akşam üzeridir, insanlar işten çıkmıştır, muayenehaneme uğrayabilirler, sen şu pencereden bir bak bakayim sokak sakin mi, yakalanmayalım." der.
Pencereler yukarıya doğru açılıp altan mandallanan pencerelerdenmiş. Bekçi pencereyi yukarıya doğru kaldırıp başını dışarı çıkartıp sokağa bakmaya başlamış. tam bu sırada doktor pencerenin mandalını çevirerek pencereyi kapatmiş ve bekçinin başı dışarıda kalacak şekilde bekçi sıkışmış. Doktor bekçinin arkasına geçip pantolonunu indirmiş ve başlamış gidip gelmeye. Doktor gidip geldikçe bekçinin ağzındaki düdük "düüürt düüürt" diye ötüyormuş. tam bu sırada sokaktan geçmekte olan imam efendi;
- "Hayırdır bekçi efendi, o pencerede ne işin var."
Bekçi:
- "Bakıyorum asayiş berkemal mi?"
İmam:
- "Sen onu benim külahıma anlat. ben dün gece sabaha kadar o pencerede ezan okudum" demiş.
Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep ayni şeyi söylerdi:
"Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı. Kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:
"Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırdı:
"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?" Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insani yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına rеvа gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı. "Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İste bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü birşeydi."
"Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."
"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi?" Ve sonrasını düşünsene?