Skip to main content
Uzun boylu Teksas'lı, barda bir cücenin yanına oturmuş. Teksas'lı lafa girene kadar cüce yaklaşık 21 martini içmiş, - "Senin kadar ufak birinin bu kadar çok içki içtiğini hiç görmedim.
Hangi cehenneme koyuyorsun içtiklerini?" diye sormuş Teksas'lı.
Cüce uzun boylu Teksas'lıya dönmüş ve yanağını çimdiklemiş.
- "Bunu yapma, ahbap" diye çekilmiş Teksas'lı.
Cüce tekrar yapmış.
- "Bunu bir daha yaparsan seni dışarı atıp beynini dağıtırım."
Cüce sırıtarak tekrar yanağını çimdiklemiş. Hiddetlenen Teksas'lı, küçük adamı bir çamaşır torbasıymışcasına koltuğunun altına aldığı gibi dışarı çıkmış, bir binayı ikiye bölebilecek bir karate vuruşuyla adama vurmuş, sonra belden aşağısına tekme atmış.
Küçük adam öylece duruyormuş. Sonra cüce, Teksaslıyı yakalamış duvara fırlatmış, 20 kere vurmuş öldü diye bırakmış ve içeri girip bar tüneğine tırmanmış ve 21 martini daha içmiş.
Bir süre sonra, Teksas'lı içeriye katır tepmiş gibi gelmiş.
- "Lütfen," demiş cüceye, "Vurma. Sadece bir soru sormak istiyorum.
Senin iki katında adamları öldüren karate vuruşumu kullandım. Sonra belinden aşağı kuvvetli bir tekme patlattım. Ve sen hala sapasağlam duruyorsun. Nasıl bir adamsın sen?"
- "Deli misin nesin?" demiş küçük adam. "Ben Mars'lıyım belden aşağımızda birşey yoktur bizim."
- "O zaman," diye devam etmiş Teksas'lı şaşkınlıkla, "nasıl sevişirsiniz?"
Ve küçük adam cevap olarak onun yanağını çimdiklemiş.
Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz gibi değilse eskiden İngiltere’de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün.
1500´lerde İngilterede işler şöyle yapılıyordu:
İnsanların çoğu Haziranda evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziranda hala çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.
Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak da bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. Ingilizcedeki banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın? (Don´t throw the baby out with the bath water) deyimi buradan gelmektedir.
Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizcedeki kedi-köpek yağıyor (It´s raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.
Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.
Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır. Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı "thresh hold" (saman tutan; Türkçesi "eşik") idi.
Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the рот nine days old) tekerlemesinin menşei budur. Bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı. Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna yağ çiğnemek (chew the fат) adı veriliyordu.
Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü. Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında "tabak ağzı" (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.
Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı. Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna "uyanma" nöbeti deniyordu.
Ingiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir "kemik evi"ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı. Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti "graveyard shift" denirdi.
Bazıları zil sayesinde kurtulur ("saved by the веll") bazıları da "ölü zilci" (dead ringer) olurdu.
Gerçekler bunlar. Kim demiş tarih sıkıcıdır diye.
Adamın biri bara girmis..
Üç duble viski içtikten sonra barmene -"Ödeyecek param yok, Ama cebimde 25 santimlik bir piyanist var.
Sana istediğin herşeyi çalabilir.."
- "Hadi ordan sarhoş" demiş,barmen.
Adam elini cebine atmış.
Çıkarmış 25 santim boyunda bir piyanist.
Piyanosu da önünde.. Barmen şaşkın -"Türk marşı"diyebilmiş.
Bir döktürmüş 25 santimlik piyanist, Mozart'ı..-"Bu nasıl iş" demis barmen şaşkınlık içinde.
.-"Hurdalıkta bir lamba buldum,bin yıllık..
Parlatmak için ovarken içinden bir cin çıktı..
Bin yaşında. Çökmüş. Kulakları da zor duyuyor..
"Elini öbür cebine atmış, bir eski lamba çıkarmış.
Barmen'in önüne koymuş.-"Ovala ve dilek dile" diye..
Barmen ovalamış lambayı . Hakikaten bir ihtiyar, ayakta zor duran cin . Bir eli kulağında -"Haa.. Hii.." deyip duruyor..
- "Burada bu sigara dumanı ve içki kokuları arasında, iki ciğerim de perişan hale geldi..
Bana iki yeni ciğer" demis, barmen.. Hooop!..
Barın başında, pos bıyıkları , kocaman şapkaları, yeşil kırmızı kılıkları ile iki Yeniçeri.
- "Ama ben yeniçeri değil, yeni ciğer istemiştim" demiş barmen..
- "Ya ben 25 santimlik piyanist mi istedim sanırsın!.."