Skip to main content
• Kalsaydınız bir şeyler yerdik.
• Vallahi sarıda geçtim memur bey.
• Kazanmak önemli değil mühim olan yarışmaya katılmaktı.
• Dünya ahiret bacımsın.
• Şuan 70 milyon bizi izliyor.
• Bu son sigaram.
• Bütün kadınlar güzeldir.
• İki saat kapıda bekledim, açan olmadı.
• Seni düşünmekten bütün gece gözüme uyku girmedi.
• Sen bir de beni gençliğimde görecektin.
• Ağlamıyorum. Gözüme bir şey kaçtı.
• Yemezsen arkandan ağlar.
• Seni leylekler getirdi yavrum.
• Akşama erken geleceğim.
• Bu aldığım en güzel hediye.
• Bir oturuşta iki büyük deviririm.
• Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için.
• Ağzıma sigara sürmedim.
• Ben almayayım rejimdeyim.
• Eee ne zaman gidiyoruz içmeye?
• Kadınlar en çok kel erkeklerden hoşlanır.
• İşim bitsin ben seni ararım.
• Bir kez olsun yüzüm gülmedi.
• Hayatımda hiç ilaç almadım.
• İhraç fazlası bunlar.
• O elinizdeki tek kaldı, başka yok.
• Bir tanem.
• Seni Seviyorum.
• Beni seçerseniz size.
• Ben de tam seni arayacaktım.
• Bir şey olmaz.
• Ben eski yüzücülerdenim.
• Bizi davet ettiler ama gitmedik.
• Vallahi bu size çok yakıştı.
• Senin annen bir melekti yavrum.
• Bana yan bakan daha anasının karnından doğmadı.
• Merak etme hayatım sekreterimi görsen çok çirkin.
• Büyük ikramiyeyi kazanmak istemiyorum önemli olan alın teri.
• Merhaba karıcığım, mesai yeni bitti de.
• Üzülme sevgilim evlenince anneni yanımıza alırız.
• Evi boşaltın! Almanya'dan oğlum geliyor.
• İki gözüm önüme aksın ki.
• Kilolarımla barışığım ben böyle mutluyum!
• Formu doldurun biz sizi ararız.
• Bu sene üniversite soruları çok basitti, keşke sınava girseydim.
• Ben her bahar aşık olurum.
• Gerçek aşkı sende buldum.
• 2 saat bekledim. Gelmedin!
• Üşüyorsan ceketimi alabilirsiniz.
• Sana ağlıyorum.
• Hatırası var, bunu sana veremem.
• Arkasından değil, burada olsa yüzüne de söylerim.
• Her bedene uyar bu.
• Gol atmayı sevmiyorum. Asist yapmak daha çok hoşuma gidiyor.
• Senin eline kimse su dökemez.
• Öğretmenin vurduğu yerde gül biter.
• Şöyle bir arabam olsun milyarlarca borcum olsun.
• Benim için önemli olan ruh güzelliği.
• Hediye olmasa inan verirdim.
• Bir arkadaşa bakıp çıkacağım, İstersen kimlik bırakayım.
• Mektup gelmedi mi? Ama ben kendi elimle postaya attım.
• Belki biraz sıktı ama hiç merak etmeyin kullandıkça açılır.
• Kitaplarıma bir daha bakayım ama kitabı sana verdiğimden eminim.
• Onun için bir şeyler yapmayı çok isterdim. Ama maalesef.
• Elimden bir şey gelmez.
• Sensizlik canıma tak etti.
• Ben hiç yalan söylemem.
• Akşam elektrikler kesildi, dersimi yapamadım.
• Bunun garantisi biziz abi.
• Telefon şehirler arasına kapalı.
• Ben zaten böyle olacağını biliyordum.
• Bir kereden bir şey olmaz.
• Biz sadece arkadaşız.
• Kuran çarpsın bu son sigaram.
• Son biletler bunlar.
• Hiç acıtmayacak.
• Daha önce hiç kimseyi böylesine sevmemiştim.
• Sizin mutluluğunuz bizim mutluluğumuz.
• Sayısaldan para çıksa, önce kimsesiz çocuklara sonra da yaşlılara bağışlarım. Haaa bir de okul yaptırırım.
• Abi kızı görücen bi içim su.
• Adem Bey şu an toplantıda. Kim arıyordu?
• Sizden iyi olmasın bir arkadaşım vardı.
• Kuru ekmek bana yeter. Yeter ki huzurum yerinde olsun.
• Dış transferleri 15 gün içinde bitireceğiz.
• Aradım. Çaldı çaldı açan olmadı.
• Dünyanın en mutlu çifti olacağız.
• Devletimiz güçlüdür.
• Failleri en kısa zamanda yakalanacak.
• Enflasyon düşecek.
• Bu kış komünizm gelecek.
• Memuru enflasyona ezdirmeyeceğiz.
• Bu konuda elimizden geleni yapıyoruz.
• Benim işçim, benim köylüm, benim memurum.
Temel bir gün 0 model BMW satın almış. Havalı havalı, Dursun'un yanına gitmiş ve demiş:
- "Ula Dursun, nasıl buldun arabamı? Ben bununla Trabzon'a 4 saatte giderim."
Dursun biraz şaşkın itiraz etmiş:
- "Araba güzel hoş ama 4 saatte Trabzon'a gitmen imkansız."
Temel iddia etmiş ve Dursun'a demiş:
- "Denemesi kolay. Şimdi yola çıkıyorum. 4 saat sonra beni Trabzon'daki Hüsnü amcanın bakkalından ara. Bak nasıl orada olacağım."
Dursun demiş:
- "Peki deneyelim o zaman."
Dursun, 4 saat sonra Trabzon'da Hüsnü amcanın dükkanı aramış. Gerçekten de telefona Temel çıkmış.
Temel, Biraz havalı, biraz kibirli bir şekilde Dursun'a demiş:
- "Buna BMW derler uşağım. Yavaş bile geldim sayılır. Şimdi bak, İstanbul'a nasıl 3 saatte geri döneceğim."
Temel, konuşmadan sonra telefonu kapatmış ve hemen yola çıkmış.
Dursun, akşama kadar Temel'i beklemiş ama Temel gelmemiş.
Temel ancak 3 gün sonra İstanbul'a geri gelmiş.
Dursun merak içinde Temel'e sormuş:
- "Ula Temel nerede kaldın?"
Temel öfke ve hayal kırıklığı içinde cevap vermiş:
- "Ula Dursun, elin gevuru dünyanın parasını aldığı şu arabaya 5 ileri vites koymuş da, geri viteste cimrilik yapmış, sadece 1 geri vites koymuş."
Bir şehrin en zengini öldüğünde, tellallar sokaklara dökülüp; Ey ahali, diye bağırmışlar. Biliyorsunuz Veli efendi öldü. Bir vasiyeti var. Ahiret hayatına alışabilmek için, kendisine bir günlük yardımcı arıyor. Kim ki, mezardaki ilk gecesini onunla beraber geçirirse, Veli Efendiye ait servetin yarısı kendisine veriçecektir. Ey ahali, duyduk duymadık demeyin. Tellalların bütün çabasına rağmen kimse bu parlak, fakat korkulu vasiyete kulak vermemiş.
Ama sonunda, şehrin en fakir sırt hamallarından birisi çıkmış ortaya.
Adamcağız bakmış ki, hayatta zaten sırtındaki küfesinden ve ipinden başka bir şey yok. O halde " Hamal olarak yatıp ertesi sabah zengin olarak kalkarım" diyerek razı olmuş. Genişçe bir mezara, iyice kefenlenen zengini ve yanına hamalı yatırmışlar. Az sonra sual melekleri gelmiş "İkisi de bize emanet" diye konuşmuşlar. "Zengin nasıl olsa kalacak, şu hamaldan başlayalım. "Sormuşlar: Dünyada malın mülkün var mıydı? Alay etmeyin demiş, hamal. Sırtımdaki küfeden ve ipten başka hiç bir şeyim olmadığını siz de bilirsiniz. Peki diye eklemiş melekler, o ipi ne karşılığında aldın. Sonra küfeyi ne iş gördün de nasıl elde ettin? Anlatmış hamalcağız. Beş kişinin malını 10 kuruşa taşıdım.
İkisini yedim, sekizini sakladım. Ertesi gün de aynı işleri yaptım.
Yemedim içmedim, ucuza taşıdım ve bunları aldım. Melekler: Çık demişler, çık. Olmadı. Hasan Efendiden aldığın para, hak ettiğinden çok düşük.
Biz ondan bunun hesabını soracağız. Mehmet Efenşöyle de ucuza anlaşmış ve ucuza taşımışsın. İyi ama, diye cevaplamış hamal, hakettiğim parayı isteseydim, Bana taşıttırmazdı. Taşıttırmayınca da aç kalırdım. O bizim işimiz demiş melekler, nasıl olsa buraya o da gelecek. Biz senin adına ona sorarız. Melekler, hamalı sıkıştırmaya devam etmiş. şöyle bakalım, aldığın paranın kaçını yedin, kaçını sakladın? On kuruş aldı isem, yarısını sakladım. iki kuruş aldı isem, bir kuruşunu biriktirdim. Çık demiş melekler. Yine olmadı, hem ucuza taşımışsın, hem de gıdandan kesmişsin. Yani sen, kendi nefsine zulmetmişsin. Nefsine zulmetmek de günahtır, bilmez misin?. Hamalcağız ne cevap vereceğini düşünüp ecel terleri dökerken, Sabah olmuş. Açılan mezardan yukarıya bir bakmış ki, bütün millet orada. Kadı Efendi ve şehrin mehter takımı da kendisini bekliyor. Bir kıyamet ki sormayın. "Kutlu olsun" demişler. "Bu gece kimsenin yapamayacağı bir işi başardın ama, bak artık zengin oldun.
"Yooo, diye bağırmış hamal. İstemem, sizin olsun. Ben, bir iple küfenin hesabını sabaha kadar veremedim, ya o kadar servetim olsaydı ne yapardim?
Çok güzel bir kadındı. Herkes tarafından beğenilen, güzelliğinin farkındabir kadındı. Bu yüzden kimselere kendini layık göremiyordu bir türlü, kimseleri beğenmiyordu. Seneler evvel kızların ‘Evde kaldı' damgası yediği yıllarda, o hala bekardı. Bu da umurunda bile değildi. Sonra o adam çıktı karşısına. Adam bir kere de vurulmuştu kadına. Zatenherkes bir kerede vuruluyordu ona. O hiç yüz vermedi. Adamdan hiç hoşlanmadı. İnatla reddetti sinema ve paket paket çikolataları. Evlilik teklifini reddetmek için ise bir saniye ile düşünmedi. Adam kararlıydı. Aylarca kaçırından dönmedi. İkisi de uzun süre karşılıklı inatlaştılar. Karlı bir günde, genç kadının komşusu kapıyı çaldı. ‘Çabuk camdan dışarı bak! Seninki dışarıda!' genç kadın cama koştu. Adam kapının önünde yatıyordu. Yemin etmişti zaten. Teklifini kabul etmezse kapıdan ayrılmayacağını söylemişti. genç kadın şaşırdı, şimdiye kadar en inatçı o çıkmıştı. O geceden sonra beraber gezmeye başladılar. O zamanların en lüks gezmesi sinemaya gitmekti. Sık sık sinemaya gittiler. genç kadın onunla vakit geçirdikçe yüreği ısındı adama. Daha sonra onu sevebileceğini düşünmeye başladı. Aradan geçen günlerde sevdiğini anladı. Aileler tanıştı. Söz kesildi, nişan yapıldı. Sevgililer muhteşem bir düğünle evlendiler. İkisi de mutluydu ama genç adam daha da mutluydu. Azşöyle başarmıştı her şeyi. Hiçbir şekilde sevgisinden vazgeçmemiş ve yıİmamıştı. genç kadını ikna etmiş ve kendini sevdirmişti. Yirmi sekiz yaşına kadar evlenmemeyi ve etrafın ‘Güzelliğine rağmen evde kaldı' dedikodularını göze alan kadını kandırmayı başarmış, üstelik o zamanın çevre erkekleri arasında da büyük bir sükse yapmıştı. Yıllarca o kadından çocuk istedi adam. İlkönce bir kızları sonra da bir oğulları oldu. İkinci doğumu doktorların ‘Eğer hamile kalırsan ölürsün' ikazlarına rağmen doğurdu. Çünkü kocası bir de erkek çocuk istiyordu. Kızı olmuştu bir de erkek de şansını denemek istiyordu. genç kadın kırmadı onu ve hayatını hiçe sayarak doğuma girdi. Tablo tamamlanmıştı artık. İki çocuk, biri kız, biri erkek. ve ikisi. Çocuklarına çok iyi baktılar. genç kadın her bakımdan mükemmel bir anneydi. Çocuklar büyüdüler. Okula başladılar. Babalarını görme fırsatları olmuyordu çünkü çok çalışıyordu. Senelerce çalışmıştı. Ailesinin her şeyi olması için çabalamıştı. Çocuklar babalarına duydukları özlemle ona daha çok ilgi gösteriyorlardı. genç kadın genellikle çocuklarıyla yalnızdı. Çünkü genç adam holding olma yolunda ilerleyen bir işöyle fazlasıyla haşır neşir olmak zorundaydı. Hepsi göğüslediler bunu. Onlar tüm hasreti kabul ederken, genç adam eve çok geç saatlerde gelmeye ve evde daha az vakit geçirmeye başladı. akşam yemekleri artık beraber yenmiyordu. Bayram gezmeleri anne ve çocuklarla yapılıyordu. Bir aile için en kötü parçalanma yaşanıyordu. Zaman geçtikçe bu garipliğin nedeninin iş problemleri olmadığı anlaşıldı. Bir sabah küçük kız uyandığında anneşöyle babasının mutfakta oturup konuştuklarını duydu. ‘Çocukları al ve giт. Ben artık boşanmak istiyorum' ‘Gitmeyeceğim' dedi genç kadın. Her şey bitmişti artık. Karısı ve çocukları için kendini parçalayan adam artık başkasına aşık olmuştu. Hatta yedi uzun senedir? kadınla beraberdi. Erkek çocuk istediği zamanlar ilişkileri başlamıştı. İstediği her şeyi elde etmişti artık. Parası da vardı. Baba olmayı da tatmıştı. Senelerce peşinden koştuğu ve ikna etmek için sokaklarda gecelediği kadınla evlenmişti. Çocuklar babalarını o evde yalnız bırakıp gitmek istedilerse de anneleri ısrarla gitmedi. Bu kadar kolay gönderemezdi onu evden. Tam bir sene bekledi. kocası iflas edip diğer kadın onu bırakıncaya kadar. Adam beş parasız, kırık kalple eve döndüğünde artık baba diye koşacak çocuklar evde yoktu. Çocuklar konuşmuyordu onunla. Karısı mümkün olduğunca soğuk ve mesafeliydi. Her şey bitmişti aslında. Geriye kalan sadece onların dışardan bir aile olarak görünmesiydi. Oysa adam bu aileyi seneler evvel parçalamıştı. Karısı onu kızı ve oğlu evlendiğinde ve ilk torunlarını kucaklarına aldığında affetti. Çocuklar ise hiç affetmediler. En güzel yıllarını şöyle bir duyarsızlıkla, yaşadığı aşk için minik kalplerini kırarak yaşattığı için hiç affetmediler. O yüzden ikisi de çocuklarına umutla ve sevşöyle bağlılar. Torunlar dedelerine tutkuyla bağlılar. Dedeleri, çocuklarına gösteremediği tüm şefkati onlara veriyor var güşöyle. Daha önce kırdığı iki minik kalbin yavrularına sevgiyi yaşatarak, acısını dindirmeye çalışıyor.
Adamın hastalığına çare bulamayan doktorlardan biri, kendisine Evliya denilen bir ihtiyarın adresini vermiş. Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın duasıyla iyileşebiliyormuş. İhtiyar adam verilen adresi çaresizlik içinde cebine atıp doktorun yanından ayrıldığında, sokağın köşesinde simit sатаn 6-7 yaşlarındaki bir çocuğa rastladı. Çocuk son derece masum gözlerle kendisine bakıyor ve onu tanıyormuş gibi gülümsüyordu. Adam o yaştaki çocukların tamamen günahsız olduğunu düşünerek yoluna devam ederken, aniden duruverdi. Simitçinin üzerindeki eski t-shörtünde bir E harfi yazılıydı. Ve bu E mutlaka evliyanın E'si olmalıydı. Aradığı evliyaya bu kadar çabuk ulaşmanın heyecanıyla yanına gidip bir simit aldıktan sonra:
- “Doktorlar benim hasta olduğumu söylediler. İyileşmem için bana dua eder misin?” Çocuk bu teklif karşısında şaşırmışa benziyordu. Kafasını olur der gibi sallarken:
- “Ben de sık sık hastalanıyorum. Ama dedem, Allah'a inananların ölünce yıldızlara uçtuklarını ve orada cenneti seyrettiklerini söylüyor. Bu yüzden korkmuyorum hastalıklardan.” Adam içinin bir anda ferahladığını hissetti. Onun soğuktan moraran yanaklarına bir öpücük kondururken:
- “Deden çok doğru söylemiş. Ama ben yine de yardım istiyorum senden.” Çocuk duasının kıymetini anlamış gibiydi. Karşı kaldırımdan geçmekte olan baloncuyu göstererek:
- "Size dua edeceğim. Ama eğer iyileşirseniz, bana 10 tane balon alacaksınız, tamam mı?” Bu sefer adam başını salladı. Fakat çocuk bu kadar büyük bir hazineyi istemekle haksızlık yaptığına hükmetmişti. Mahcubiyetten kızaran yanaklarını elleriyle örtmeye çalışırken:
- "Uçan balon almanıza gerek yok. Normalinden 10 tane istemiştim.” Adam elini uzatarak çocukla tokalaştı. Anlaşma nihayet yapılmış, ayrıntılara geçilmişti. Buna göre hastalıktan kurtulması halinde 6 ay sonraki Ramazan Bayramında çocukla buluşacak ve her hangi bir sebeple gelemediği takdirde, önceden hazırlanan balonların ona ulaşmasını veya postalanmasını sağlayacaktı. Adam küçük çocuğun adını ve adresini bir kağıda yazdıktan sonra, başını okşayarak onunla vedalaştı. Aradan soğuk bir kış geçip Ramazana ulaşıldığında, adamın hastalığından eser bile kalmamıştı. Hayata tekrar dönmenin sevinciyle en güzel balonlardan bir paket hazırladı ve bayramın ilk gününü iple çekerek randevu yerine gitti. Küçüklerin cıvıl cıvıl kaynaştığı bayram yerindeki diğer simitçiler, çocuğu tanımıyordu. Adam onu biraz ilerideki bakkala sorduğunda, dükkan sahibi:
- "Ciğerleri hastaydı yavrucağın, geçen hafta aniden ölüverdi." Adam bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve koşar adımlarla orayı terk ederken, önüne çıkan ilk baloncuya bir tomar para uzatıp:
- “Şu an uçan balonlardan 10 tane istiyorum. Çabuk ol, gecikmeden ulaşmalı yerine.” Adam satıcının aceleyle uzattığı balonların iplerini birbirine düğümledikten sonra, onları besmeleyle gökyüzüne bıraktı. Bayram yerindeki herkes gibi baloncu da şaşkındı:
- “Ne yaptığınızı anlayamadım, neden bıraktınız onları öyle?” Adam, nazlı nazlı yükselmekte olan balonlara buğulu gözlerle takip ederken:
- “Onları bekleyen küçücük bir dostum var, Hem de evliya gibi bir dost. Balonları adresine postaladım sadece.” diye mırıldandı.
Ünlü şovmen Cem Yılmaz, gösterilerinde:
- "Buradan çıkınca anlatılanların hepsini unutacaksınız" der. Ama star muhabiri unutmamış. Okuyun, gülmekten ölün. Bir buçuk aydır sahnelere çıkmayan Cem Yılmaz, dün Ankara'daydı. Milli Eğitim Bakanlığı Şura Salonu'nda sahne aldı. Kırdı, geçirdi.
- "Evde espri yapamıyorum. Eve iş getirme diyorlar" diyerek başladığı programında politik esprilere de yer verdi. İşte, kahkaha makinesinin unutulmaz esprileri:
- "Bir komedyenin programını izledim. Kadın sünnetçi çıkarmıştı. İlk kadın sünnetçi. Ben 1978'de sünnet oldum ve sünnetçi kadındı. Böyle hatıraların olması gerekiyor komedyen olman için. Ben 30 sene sonra anlatırım diye kendime 5 yaşında sünnet organize etmiş olamam. Beni kadın sünnet etti. Bundan bahsederken belden aşağı bir şeyden bahsetmiyorum. Sünnet bir hadisedir.
Erkek çocuğun mürüvvetinin görüldüğü yer. Erkek çocuğun mürüvvetinin görüldüğü yerler sünnet, askerlik, evlilik. Gerçi sünnette daha net görülür mürüvvet. Ona mürüvvet diyorlar, enteresan bir şey. Kadın ismi vermiş olmaları tuhaf. Gerçi rahim diye de adam var olsun. Diyarbakır'a gidiyordum uçakla. Hostesle muhabbet ediyoruz. Business'ta oturuyorum.
Hep Business'ta otururum. Buraya da Business geldim. Ankara'ya business açılmış çok süper bir şey. Bilmeyen varsa söyleyeyim. Business iş amaçlı gidilen seyahat manasına gelmiyor. Portakal suyu veriyorlar sen de kendini bir b. k zannediyorsun. aynı uçağın içinde ne sınıf yapıyorsun ulan. Portakal suyu içerken kendini ne zannediyorsun. 'Mersi canım. Bunu içmeden uçamıyorum.' Bir de perdeyle ayırmıyorlar mı tavım ona.
Soruyorsun 'Somon var mı?' Arkana bakıyorsun. 'Fakirler, ekonomi, Allah belanızı versin. Uçak sizin neyinize.' Bir hava yaratırlar ki sanki uçak düşünce Business'tekiler ölmüyor. Hostesle muhabbet ediyorum. Laf döndü dolaştı sünnete geldi. Eh business'te oluyor böyle şeyler. 'Beni kadın sünnet etti' dedim. Hostes dedi ki, 'Aaa kadınlar bindiği dalı kesmez ama." Hostesin şakasına bak. Biz yapsak, aforoz ederler.
- "Ne yaparsın yap ne olursan ol öleceksin. İnsan ölümlü bir yaratıktır. İnsan öleceğini bilir. Belgesellerde gördüğün kaplanlar aslanlar gibi değil. Belgeselde gördüğün kaplan, aslan hep koşacağım zannediyor. O erkek aslanı görmüyor musunuz. Fönlü böyle. Artık ormanda nerede buluyorsa fönü. Bizimki daha kompleks bir yaşam. Öleceğini biliyorsun ve sıklıkla unutuyorsun. Hani ölümden dönenler anlatır ya; bir ışık geldi falan diye. O, kıça tıkılan pamuk. Senin inancını bilemem. İstersen toteme tap. Herkes ölecek.
Mahşer var ya. Orası işte. Kıyamet kopsun herkes orada olacak. Büyük bir kokteyl gibi düşünün. İlk gün imza almaktan anan ağlayacak. Herkes orada çünkü. Aaa Sezar. Reerkarnasyona inananlar var. Yok öyle bir şey.
Hep böyle yapıyorlar. 'Önceki hayatımda Rus Çariçesiydim' Hiç o... olan yok. Hiç duyuyor musunuz, 'Önceki hayatımda taksi şoförüydüm.' Herkes kral. Herkes yanacak bir kişi hariç. O da Fedon. Çünkü Fedon daha yanamaz. Fedon artık limitte, onu direk cennete alacaklar."
- "Türk Hava Kurumu bizim memleketin en iyi çalışan kurumu. Kurban derisini veriyorsun ondan uçak yapıyor. Artık nasıl katlıyorsa. Bir de tuzlarsın F-16 oluyor diye bir geyik var ama yalan olmasın."
- "Askerde seni mesleğinle yönlendirirler. Terzisin terzi yaparlar. Atom mühendisiysen gazinoda televizyondan sorumlu olursun. Şahsına santral kuracak değil ya. Gençliğin bir lafı vardır, 'En verimli çağımda askere aldılar' Sanki herifi soğuk füzyonu bulurken götürdüler. Bunu söylediği zaman komik durum oluyor. Ama günde sekiz saat antrenman yapması gereken baleti 8 ay botla gezdirirsen Kuğu Gölü'nden manda b. kuna transfer olur. En verimli çağımda askere aldılar. Ne yapıyordun ki? Verimli verimli evde oturuyordum. Ulan ben para basıyordum beni aldılar askere. Niye bedelli yapmadın diyorlar. 15 bin mark veriyordun 28 gün yapıyordun. Ben hiç para vermeden 550 gün yaptım. Bir de orada olanı biteni anlatıyorum senede 2 milyon dolar kazanıyorum. 28 günlük birikiminle single çıkaramazsın. 300 erkek yan yana yatıyorsun abi. Kalabalık bir erkek topluluğu demek, başka bir organizma demek abi. Kadın olmasa b. k içinde yüzeriz. Kadın kendine özenmen için sebeptir. Deodurant mı at gitsin.
Konyalı arkadaşına koksan ne olur ya. Ayaklarını haftada bir mi yıkıyorsun. Ayda bir yıkan Kim senin mantar yetiştirmene birşey diyebilir. Askerliği yapmış olan o kokuyu bilir. Küfür konusunda ben muzdarip bir insanım. Bu konuda bir çifte standart var. Vizontele'de ben bir adamı canlandırdım. Yazıldığı haliyle bir o. ç. O adamı başka türlü canlandırmanın imkanı yok. Bizim eski filmlerimizde falan küfür yoktur.
Trajedi yaşanır, adamın karısına, kızına tecav*z, bir de köyü yakarlar.
Bizim filmin kahramanı finalde gelir, ‘Alçaklaaar'. Yani hiçbir caydırıcılığı olmayan. Bir e*oin kaçakçısının hayatını yapıyor herif.
Şöyle konuşuyor: Mal geldi mi? Geldi efendim. Fakat, filhakika malımız kantara girdi. Olur mu lan öyle. Bu adamlar öyle konuşmuyor ki. Mal geldi mi? Geldi a. koyum. Malın anasını s. ler."
- "Deniz Harp Okulu'nun kuruluş yıldönümünde sahneye çıkıyorum. İlk mezunlar da gelmiş. Nasıl bir yaş ortalaması anlatamam. İlk 20 dakika eski Türkçe anlattım.
Filhakikat buna mukabil bir sonraki latifede buluşmak üzere. Benden sonra Ajda Pekkan vardı, şöyle sundum: Yeni yetenek Ajda Pekkan. Abicim sıfır reaksiyon. Herkes onaylıyor. 'Bu kız çok tutacak' diyorlar."
- "Al kadehi, ver, al. Lider taklidi yaptım durduk yerde. Eskiden lider taklidi vardı. Şimdi çok zor. İki kişi koluna girecek. Amma zor iş."
- "14 Mart Tıp Bayramı'nda doktor arkadaşlarla sohbet ediyoruz. Bizde sреrм bankası var mı diye sordum. Yok dediler. Dedim isabet. İçinde banka lafı geçtiği için biri hortumlar rezillik olur."
"Araştırma görevlim."
"Gösterge biliminin ustasıyım, gözlerinin hastasıyım"
"Yüksek lisanslım"
"Entelim ama, para bende."
"Tek rakibim, James Joyce"
"Entelsem günahım ne"
"Varoluşcum"
"İrdeleme beni, irdelerim seni"
"Çenemdeki piercing kadar yakınsın bana Boğaziçili."
"Ömür biter, Nietzsche bitmez"
"Rampaların ustasıyım Rembrandtin hastasıyım"
"Bilgi birikimimin getirisi olan aydın sıfatının bana sağladıkları sağolsun"
"Rahmetli de yapıbozumcuydu"
"Yapma demagoji alırım aklını, girme polemiğe yıkarım değer yargılarını"
"Algıda seçiciysem günahım ne"
"Tek rakibim Kant"
"Yine mi sen Rönesanslı"
"Freud'da sollardı."
"Entelsin dediler kız vermediler"
"Diyalektik bakar gözlerin"
"O şimdi dadaist"
"Sen sus, birikimin konuşsun"
"İmgelemim yeter"
"Baba parası değil, 4 yıl lisans, 2 yıl master ve doktora teri."
"Feng Shui'nin hastasıyım rampaların ustasıyım"
"Beatnik isen vur saza, nihilist isen bas gaza"
"Huzur Balzacta"
"Bohemia ovası entel yuvası"
"Pozitif alanlarda imge olmaktansa negatif alanlarda bir leke olurum."
Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektörün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından firlayarak önlerini kesti. Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi? Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı. Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu. Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; “Bekleriz” diye mırıldandı. Nasıl olsa bir sure sonra gideceklerdi. Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi. Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı. “Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok” diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu. Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini bulandırmıstı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu? Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti. Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard´da okuyan ogullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki onun anısına okul sınırları içinde bir yere bir anıt dikmek istiyorlardı. Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. “Madam” dedi sert bir sesle, “Biz Harvard´da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner.” “Hayır, hayır” diyerek haykırdı, yaşlı kadın. “Anıt değil. Belki, Harvard´a bir bina yaptırabiliriz”. Rektör yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak “Bina mı?” diyerek tekrarladı. “Siz bir binanın kaça mâl olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptıgımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı.” Tartışmayı noktaladıgını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü : “Üniversite inşaatına başlamak için gereken para buymuş? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?” Rektor´un yüzü karmakarısıktı. Yaslı adam başıyla onayladı. Bay ve bayan Leland Stanford, dışarı çıktılar. Doğru Californiaya´ya, Palo Alto´ya geldiler. Ve Harvard´ın artık umursamadıgı oğulları için onun adını ebediyyen yaşatacak üniversiteyi kurdular. Amerika´nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD´u.