Skip to main content
Padişahın biri,
- Bana yalan söyleyebilene bir küp dolusu altın vereceğim, demiş.
Yalancılar, hemen saraya koşuşturup başlamışlar yalana;
- Bir kuş, aslanı kapıp yuvasına götürdü.
- Bunun neresi yalan?
Kuş kartaldır, Arslan da kuzu kadar minik bir yavru.
Kaptı mı götürür tabii!
- Komşu ülkede bir eşeği kral yaptılar!
- Ülkenin kralı, pencereden bakınırken tacını düşürmüş. Taç da pencerenin altındaki eşeğin başına geçmiş. Taç kimin kafasındaysa, kral odur tabii!
- Padişahım, ben gökyüzüne bir ok attım. Altı ay sonra geri döndü!
- Senin ok bir ağacın üstüne düşmüştür. Ağaç, sonbaharda yapraklarını dökünce, takılacak yer bulamayıp yere inmiştir.
Böylece padişah, her yalana gerçek bir bahane bulmuş ve kimse padişaha bu yalandır dedirtememiş.
Ama bir gün bir Kayserili gelmiş;
- Padişahım, sen benim babamdan borç olarak bir küp dolusu altın almıştın. Şimdi geri almaya geldim. Yalandır dersen ödülümü ver. Yalan değil dersen borcunu öde!
Bir gün Nasreddin Hocanın canı sıcak bir tarhana çorbası çeker. Mutfağa gidip tencerelerin kapaklarını tek tek açıp bakar, hiçbirinde tarhana çorbası yoktur.
Nasreddin Hoca da dumanı üstünde tüten, kokusu etrafa yayılan, lezzetli bir tarhana çorbası hayal etmeye başlar. Çorbanın kendisi olmasa da kurduğu hayalden keyif alır Hoca.
Hoca efendi tam tarhana çorbasının hayaliyle kendini avuturken birdenbire evinin kapısı çalınır. Kapıyı açtığında komşusunun oğlunu görür karşısında.
Komşusunun oğlu, Nasreddin Hocaya titrek bir sesle:
─ Hocam, annem çok hasta, evde yatıyor.
─ O yüzden hiç yemek yapamadı.
─ Varsa bir tas çorba verebilir misin bize?
Deyince Nasreddin Hoca komşusunun oğluna üzgün bir şekilde cevap verir:
─ Ah oğlum, keşke olsa da iki tas çorba verseydim, ama evde hiç çorba yok.
Hoca, komşunun oğlunu uğurlayıp evin kapısını kapatır. Sonra da kendi kendine söylenmeye başlar:
─ Pes doğrusu! Şu bizim komşular da amma yaptılar şimdi, hayalimdeki çorbanın bile kokusunu alıyorlar, hayalimdeki çorbayı bile istiyorlar.
Tımarhanenin birinde deliler can sıkıntısından bağrışıp duruyorlar, çok gürültü yapıyormuş. Gürültüden rahatsız olan müdür, doktorların yanına giderek sormuş:
─ Tımarhanemizdeki deliler çok gürültü yapıyor, bunları susturmanın bir yolu yok mu?
Doktorlardan birisi cevap vermiş:
─ Delileri susturmak istiyorsan, onları oyalayacak bir şey bulmalısın.
Bunu duyan müdür hemen tımarhanenin bahçesinde delileri bir araya toplamış. Müdür delilere sormuş:
─ Sizi hacı yapmamı ister misiniz?
Bunu duyan deliler sevinerek hep bir ağızdan bağırmışlar:
─ Eveeet !
Müdür delileri kandırmış. Tımarhanenin etrafında akşama kadar dönüp dursunlar diye, 40 defa tımarhanenin etrafında yavaş yavaş dönerlerse hacı olacaklarını söylemiş. Deliler dönmeye başlayınca da çekilmiş odasına, keyif yapmaya başlamış.
Müdür, akşam üzeri odasında çayını yudumlarken, odanın camları kırılıp içeri taşlar yağmaya başlamış. Kafası gözü yarılan müdür, kendini dışarı zor atmış. Bir de bakmış ki taşları deliler atıyor. Müdür, delilere öfkeyle bağırarak sormuş:
─ Ne yapıyorsunuz?!
Deliler de hep bir ağızdan cevap vermiş :
─ Tavaf bitti, şimdi de şeytan taşlıyoruz.
Çocuk dedesine sormuş:
- Dede, ninem ile kaç yıldır evlisiniz?
- 40 yıldır evlat, demiş dede.
- Peki ama dede, ben sizi hiç kavga ederken görmedim bunun sırrı nedir?
- Otur evlat anlatayım. Evlat biz ninen ile evlendiğimizde elde avuçta bir şey yok, kimsemiz de yoktu. Ben nineni bizden oldukça uzakta bir köyden aldım, nikâhımız kıyıldı, benim at arabasına ninenin üç beş eşyasını attık ve bizim köyün yolunu tuttuk. Yolda benim atın ayağı sürçtü ve tökezledi. Ben "Bu bir" dedim. Devam ederken bir daha tökezledi, ben yine "Bu iki" dedim.
Köye de daha epey yolumuz vardı, bizim atın ayağı bir daha tökezleyince "Bu üç" dedim ve çektim belimden tabancayı, atı orada vurdum.
Ben atı vurunca ninen başladı bana söylenmeye. "Biz şimdi nasıl gideceğiz, niye durup dururken atı vurdun. Sende hiç akıl yok mu? Bu eşyaları nasıl götüreceğiz" Ben de döndüm ninene "Bu bir" dedim. O gün bugündür, gül gibi geçinip gidiyoruz.
Adamın biri kendini mısır tanesi sanıyormuş. Bir tavuk gördüğü zaman, tavuğun kendisini yiyeceğini düşünüp hemen kaçıyormuş. Adamı akıl hastanesine yatırmışlar, uzun bir süre tedavi görmüş.
Sonunda doktoru, iyileştiğini düşünerek adama sormuş:
─ Artık bir insan olduğunu, mısır tanesi olmadığını biliyorsun değil mi?
Adam, kendinden emin bir şekilde doktoruna cevap vermiş:
─ Evet, artık insan olduğumu, mısır tanesi olmadığımı biliyorum.
Bunu duyan doktoru, iyileştiğinden emin olup adamı taburcu etmiş. Fakat adam, hastaneden ayrıldıktan kısa bir süre sonra korkudan titreyerek, kan ter içinde geri gelmiş.
Doktoru, adamın bu halini görünce sormuş:
─ Ne oldu sana böyle?
Adam cevap vermiş:
─ Tam hastaneden çıkmıştım ki karşımda bir tavuk gördüm, beni yiyecek diye ödüm koptu!
Doktoru, şaşkınlıkla adama tekrar sorar:
─ Yahu, hani sen artık bir insan olduğunu, mısır tanesi olmadığını biliyordun. Tavuklar insan yemez ki! Niye korktun tavuk seni yiyecek diye?
Bu soru karşısında adam doktoruna şöyle demiş:
─ Ben insan olduğumu, darı olmadığımı biliyorum, peki ya tavuk bunu biliyor mu?