Padişahın biri,
- Bana yalan söyleyebilene bir küp dolusu altın vereceğim, demiş.
Yalancılar, hemen saraya koşuşturup başlamışlar yalana;
- Bir kuş, aslanı kapıp yuvasına götürdü.
- Bunun neresi yalan?
Kuş kartaldır, Arslan da kuzu kadar minik bir yavru.
Kaptı mı götürür tabii!
- Komşu ülkede bir eşeği kral yaptılar!
- Ülkenin kralı, pencereden bakınırken tacını düşürmüş. Taç da pencerenin altındaki eşeğin başına geçmiş. Taç kimin kafasındaysa, kral odur tabii!
- Padişahım, ben gökyüzüne bir ok attım. Altı ay sonra geri döndü!
- Senin ok bir ağacın üstüne düşmüştür. Ağaç, sonbaharda yapraklarını dökünce, takılacak yer bulamayıp yere inmiştir.
Böylece padişah, her yalana gerçek bir bahane bulmuş ve kimse padişaha bu yalandır dedirtememiş.
Ama bir gün bir Kayserili gelmiş;
- Padişahım, sen benim babamdan borç olarak bir küp dolusu altın almıştın. Şimdi geri almaya geldim. Yalandır dersen ödülümü ver. Yalan değil dersen borcunu öde!
Nasreddin Hoca sürekli ikilemeli konuşan bir arabacıya bir gün der ki:
- Efendi, benim eşyalar taşınacak, gel de taşı. Arabacı;
- Neler var? Diye sorar. Hoca;
- Dolap molap, yatak matak, sandalye mandalye, der. Arabacı;
- 50 Akçeni alırım Hoca, der. Hoca;
- Olur, der. Arabacı eşyaları taşır, Hoca adama 25 Akçe verir. Adam;
- Hoca, bu paranın yarısı, der. Hoca;
- İyi ya işte, sen de eşyaların yarısını taşıdın; dolabı götürdün, molap kaldı, yatağı götürdün, matak kaldı, der.